Küçük Siren 7. Bölüm

-Sahne I-

Pachelbel- Canon in D Major

Andersen salona açılan kapıda durmuş, şaşkınlıkla bakıyordu önünde duran iki küçük çocuğa.

İçine düştüğü durumu algılamakta zorlanıyordu, geceler boyu salondan yükselen bu piyano sesi bu küçük kızın marifeti olamazdı, dahası bu küçük kız Ceren’in küçüklüğü hiç olamazdı…  Delirmek üzereydi, buraya geldiğinden beri,  asırlar önce yaşadığı yerlerden, tanıdığı konuştuğu insanlardan çok çok başka bir yaşantıya alıştırmaya çalışıyordu kendini.  Şimdi ise dünyaya geri dönüşünün esas sebebi açıkça gözünün önünde duruyordu.

Şuan ona çok uzak gelen o geçmiş yaşamında, masallarını yazarken hayatın gerçeklerinden dem vurmadan edememişti. Ona göre çocuklar, doğup büyüdükleri bu acımasız hayata karşı hazırlıklı olmalıydılar. Masallarında, sefalet içinde soğuktan ölen kibritçi kızdan ya da kendini varlıklı bir ailenin oğlu için feda eden ve çakıl taşından başka bir varlığı olmayan zavallı sirenden bahsetmesi de bundandı. Dünya tozpembe değildi, bunu çocuklarda iyice öğrenmeliydi.

Ama şimdi bu düşüncesi ona dünyanın en saçma şeyi gibi geliyordu.  Deniz ve güneşin buluştuğu bu yerde, bu neşeli halka bakıyordu,  en sıkıntılı zamanlarında bile neşelerini hiç kaybetmiyorlardı.  İlk defa “boş vermek” diye bir deyimin kullanıldığına rastlamıştı burada. “Boş ver!” diye cevap mı olur diye söylenmişti ilkin ama karşılığında öğrendiği ders, “Boş vermeyip de ne yapacaksın! Ömrümüzü yiyen o hayat var ya! Hep bizden bir şeyler götürür, hep çabalarız onu memnun etmek için, hep bizden bir parça ister durur! Ama  bazen de eli boş göndermelisin onu!”  olmuştu.

Ben nasıl bir insanmışım böyle diye düşüncelere daldı Andersen, hayat soğuk ve acımasız olabilirdi ama umut ve cesaret yüreğimizden eksik olmamalıydı hiçbir zaman. Peki ben ne yaptım? Bende olmayan umut ve cesareti küçücük çocuklardan çalmaya kalkıştım. Bende olmayan şey onlarda da olmamalıydı çünkü. Ne kadar aptalmışım.

Ceren ve Haneul’un çocuk kalplerini taşıyan bu ufak siluetlere baktı. Küçük Ceren, yürek burkan notalar üzerinde dolaştırıyordu minik parmaklarını. Küçük Haneul ise, buna son vermesi için yalvarırcasına ona bakıyordu.

Andersen, çömelip küçük Haneul’un gözlerinin içine baktı.

-Benden Ceren’i  mutlu bir şarkı çalması için ikna etmemi istiyordun, doğru mu duydum?

Minik Haneul, uslu bir çocuk edasıyla başını evet anlamında salladı.

O anda, Ceren’in piyano üzerinde dolaşan parmakları da seri bir hareketle durdu.  Bir hayal gibi kayboldu  Haneul ve Ceren, geri de kalan Andersen için imtihan ise asıl şimdi başlıyordu.

-Sahne II-

Lalala, It’s Love! (Coffee Prince OST)

Andersen, dalgın dalgın merdivenlerden yukarı çıkıyordu, Haneul’un ona çarparak merdivenden aşağı indiğini fark etmedi bile.

-Hans?

Haneul, Andersen’e bir kez daha seslenecek gibi oldu ama gece gece kendisini lafa tutmasın diye arkasından seslenmekten vazgeçti. Salonda unuttuğu bilgisayarına bakacaktı aşağıda.

Karanlığa gözü alışınca, ışıkları sönük salonda el çabukluğu ile bilgisayarını bulabilmişti. Buraya geldiğinden beri telefonu kapalıydı bir tek ailesiyle görüşmek için açıyordu, bir de e-postasını sık sık kontrol ediyordu. Az önce küçük Cerenin olduğu piyanonun başına oturup bilgisayarı açtı, posta kutusunun dolu olduğunu gördü, Latin harfli onca e-posta arasından  Korece bir posta gözüne ilişmişti, hem de acil diye başlık atılmıştı.

Uzun zamandır  hiç olmadığı kadar içi sıkıldı, çaresizce bilgisayar ekranına bakıyordu. E-posta adresine bakılırsa Du-Ru nun babasından geliyordu.

Kesinlikle mesajı açmama kararı aldı, genç yaştan beri Du-Ru’nun ailesi için köpek gibi çalışmıştı, Üniversitede sinema bölümünü okumak istediği halde sırf Du-Ru’nun babası için İktisat okumuştu, Du-Ru onu terk ettiğinde sudan çıkmış balık gibi olmuştu. Hayatını Du-Ru’nun üzerine kuruluydu o zamanlar ama Du-Ru ne yapmıştı! Düşündükçe çıldırıyordu, kendini sokağa bırakılmış bir çocuk gibi hissetmişti terk edildiğinde.

Yüreğine ağır bir külçe gibi oturmuştu bu ansızın gelen mesaj. Bilgisayarı duvarda parçalamak istiyordu, okumayacaktı kesinlikle okumayacaktı o mesajı. Ne hakla bir de hala “acil” diye mesaj atıyorlardı ki, bunca yıl yeterince kölelik yapmamış mıydı onlara! Şimdi bunları düşünürken sanki denizin dibine çekiliyor gibi boğuluyordu,  o sinirle gelen mesajı gözünü kırpmadan sildi.

Çok gerilmişti, elini ayağını nereye koyacağını bilemiyordu, farkında olmadan yumruğunu piyanoya indirmişti bile.

Çıkan gürültüyle kendine geldi, bütün pansiyonu ayağa kaldırırdı bu ses.

-Ayşş  umarım kimseyi uyandırmamışımdır !

Ceren ise sesi duyup yataktan fırlamıştı bile.

Saçı başı karışmış, bostan korkuluğu gibi merdivenlerden aşağı uçarcasına koşturmaya başladı. Attığı her adımda terlikleri ayağından fırlar gibi oluyordu ama son anda zapt etmeyi başarıyordu.  Merdivenleri yarılamıştı bile, ne olduğunu anlamadan ıskaladığı bir tek basamaktan dolayı  dengesini yitirdi, son bir gayretle bastığı adımda ise bileğinden müthiş bir acı yayıldı vücuduna.

-Allaaaaahğğ! 😀

Merdivenlerin bitimine son 4-5 basamak kala bileğinin acısıyla tamamen dengesini yitirip, havada süzülmeye başlamıştı bile. Ceren havada böyle böyle süzüle dursun, kaderine razı şekilde kendini sert zemine çarpacağına hazırlamış ve gözünü yummuştu bile!

Haneul çıkardığı o sesten sonra pıtır pıtır yürüyen birinin yukardan geldiğini fark etmişti ama salondan çıkıp merdivene yönelmesiyle birlikte kendini yerde bulmuştu, üzerinden tır geçmiş gibi yere yığılmıştı gözünü açıp kapamaya kalmadan dudaklarında bir sıcaklık fark etti.  Ceren, belli ki yumuşak iniş yapmıştı 😀  Hatta sadece dramalarda olabilecek bir kabiliyetle Haneul’un üzerine düşmüş, bir güzel de iyi geceler öpücüğünü kondurmuştu.

Ceren, yıllarca izlediği romantik komedilerde hep bu sahnenin başına gelmesini hayal etmişti ama şimdi ortada bir sorun vardı. Dramalardaki karakterlerin, anında suratında utançtan bir kızarma bozarma olurken, Ceren pişmiş kelle gibi sırıtma isteğini bastırmanın derdindeydi, gözlerini de açamıyordu. Bir de hiç yokken üzerine konduğu(!) adamın Haneul değilde Andersen olma olasılığından bir kuşku düşmüştü içine. Ama eline gelen kaslar bunun kesinlikle Haneul olduğuna dair rapor veriyordu,  yine de korka korka gözlerini açtı, içinden n’olur Haneul olsun diye Yaradana dua ediyordu, gözlerini faltaşı gibi açıp baktığında bir çift badem göz gördü, evet kesinlikle doğru adrese gelmişti!!!

 Şimdi sıra dramalardaki gibi rol kesmeye gelmişti, gözünün önüne tokadı basan veya çığlığı basan bir çok aktrist gelmişti ama “ay ben gülerim ” diye düşünmekten kendini alamıyordu. Bir şekilde triplere girmesi gerekiyordu, saniyenin bilmem kaçta kaçında bunları düşünerek kendini rezil olmaktan kurtaracak bir hamle düşündü Ceren.

-ayyyyy bileğim!

Taktik yapmaya kalmadan, Ceren’in bileğindeki acı ben buradayım demişti ve çok doğal bir şekilde çığlığı basmıştı.

Sırtüstü nalları diken Haneul, daha “üzerindeki” şoku atlatamadan Ceren’in çığlığıyla telaş içinde kaldı. Bir hışımla Ceren’i tutup yan yatırdı,

-Cerenşi iyi misin?

Tekrar göz göze geldiklerinde Haneul ne yaptığını bile unuttu, bön bön Ceren’e bakıyordu şimdi,  Ceren ise acısını unutmuş Kleopatra havalarına girmişti çoktan! Böyle fırsat zor bulunur diyerek rol kesmeye bile başlamıştı.

-Bileğim ayy yay!

Haneul kan ter içinde kalmıştı,  “Aah bilek! tabi ya bilek” diyerek Ceren’in üzerinden kalkıp bileğine doğru yöneldi bir hışımla.

O arada ise sanki sanki Ceren’in winksli mini şortunu görür gibi oldu ama yanlış görmüş de olabilirdi pekala! Başını iki yana sallayarak o görüntüyü kafasından uzaklaştırdı, bileğe odaklanmalıydı şimdi!

Ceren’in palet gibi büyük ama nispeten narin ayağına bakıyordu, görünürde kötü bir çıkık yok gibiydi. Ama Ceren kıvranıyordu yerinde.

“Burası mı ağrıyor Ceren? “ demesiyle Ceren daha fazla kıvranmaya başlamıştı.

-Ayşş evet, kırıldı! Kesin, kesin!

Haneul, sakinleşmeye çalıştıkça Ceren onun elini ayağını birbirine doluyordu.

-Dur panik yapma , hemen geliyorum şimdi!

Haneul bunu söyleyip ortadan kaybolmuştu,Ceren O gidince bileğini unutup al al olan yanaklarına pat patlamaya başlamıştı bile, “Allahımm sana geliyoruum :D”

-Ceren-şi  ilk yardım dolabı nerde?

Birden ortaya çıkan Haneul, yüreğini ağzına getirmişti Ceren’in…

-Ayy ödümü.. Şurda şurda merdivenlerin altında arkaya doğru!

Ceren panik olmuştu, bileğinden tüm vücuduna elektirik  veriyorlardı sanki, canı çok yanıyordu ama az önceki ilk yardım öpücüğü onu allak bullak etmişti, çok fena hazırlıksız yakalanmıştı…

Hazırlıksız derken aklına üstünü başını yoklamak gelmişti 😀

-ahh hayııııır olamaz, bu başıma gelmiş olamaaaaz, ahhh benim kötü talihim!!!

Winksli şortuyla yakalanmıştı Ceren! Pazardan gördüğü her cıvıl cıvıl şeyi görüp almayı bırakmalıydı artık! Bir ahh çekti o an! 😀

Haneul yine aniden başına dikilmişti, Ceren’e ne kadar centilmen olduğunu gösterecek bir an yakalamıştı ama rakip sahanın koşulları onu zorluyordu.

 –Ceren-şi dayan geliyorum geliyorum!

– ayy! Haa tamam bekliyorum ben, bir yere gittiğim yok(!)

Ceren’in yine ödü kopmuştu aniden beliren Haneul yüzünden, bu arada Ceren elleriyle winks hatunlarını örtmeye çalışıyordu.

Haneul ise ecza dolabının içine düşmüş bakınıyordu.

-heh işte buldum…

Sevinçle eline aldığı sargı bezinin sıradan bir bez olduğunu görünce hayal kırıklığına uğramıştı ama, Ceren’e seslenerek;

-Yok bu işe yaramaz! Sizde ağrıyı alan sargı bezinden  yok mu?

-O ne yav?

-Böyle ağrıyı dindiren sargı bezi, burkulan yere yapıştırıyorsun ağrıyı alıyor.

-İlk defa duyuyorum, ne var ise onu getir off çok fenayım!

Haneul kendini ıssız bir adaya düşmüş k-drama jönü gibi hissediyordu, ne elinde ağrı kesen sargı bezi vardı, ne de memleketinde kullandığı diğer tıbbi malzemeler!

Ceren ise artık kan ter içinde kalmıştı!

-Allahım nedir benim bu çilem, ağrı kesen sargı ne yav, buz konmuyor muydu, nerden çıktı bu entel dantel Kore işi sargı bezi!

-Ceren!! (böö :D)

– Ayy !!! Aniden ortaya çıkma şöyle,  chucky gb bir görünüyorsun bir kayboluyorsun, ödüm koptu ya bu kaçıncı!

-Çok affedersin Ceren. O zaman ben mutfaktan buz getireyim  sana hı?!

Haneul mutfağa gittiğinde eline geçirdiği ilk buz poşetini  öncelikle yanan yüzüne bastırdı, biraz kendine gelmişti şimdi, temiz bezi de kapıp Ceren’in yanına koştu.

Bezin içine doldurduğu buz ile bileğe soğuk kompleks yaparken bir yandan da Ceren’i süzüyordu, aslında tam şimdi öpücüğü hak etmişti ama kendini biraz daha ağırdan satmaya karar verdi.

Ceren, artık gerçekten utanç içindeydi, ağrının etkisiyle winks bacılar başının etrafında dönüyordu.  Egemen’den sonra kendine bakmayıp salaş halde dolaşmaya başlamasına da ayrı bir kızıyordu. Elinden kayıp gitmişti gül gibi romantik dakikalar, ayağının ağrısı geçer geçmez ilk iş sürünerek de olsa odasına kaçmak olacaktı. Halbuki arka bahçeye Haneul’un kollarında taşınmak vardı, salkım salkım çiçeklerin altında gelecek 10 yılının planını bile yaptırabilirdi! Ama onun yerine ezik ezik yerde yatıyordu.

-Sahne III-

Ailee(에일리) _ Heaven

-Haneul? diye seslenebildi Ceren.

-Efendim Ceren?

-Ağrım geçti galiba, istersen odana git. Benim mutfakta bir iki işim var da daha.

Ceren bunları söylerken zemine küskün bir şekilde yatmış duruyordu. Haneul’a da iyicene arkasını dönmüştü. Ama birden kendini ılık zeminden yumuşakça kaldırılırken buldu. Haneul, Ceren’i kucağına alıp dosdoğru arka bahçeye götürüyordu. Ceren, şaşkınlıkla Haneul’un yüzüne çevirdi yüzünü, Haneul sıcacık bir gülücük kondurmuştu yüzüne, Ceren’i en rahat sedirin üzerine koyup bacaklarını uzatmasını sağlamıştı, son olarak masalardan birinden çekip aldığı nar çiçeği tülden yapılma masa örtüsünü dizlerinin üzerine örtüp yanı başına oturdu Ceren’in.

-Şimdi daha iyi misin?

Ay tepede kocaman olmuş, Ceren ve Haneul’un yüzünü aydınlatıyordu.  Ceren, Haneul’a yalnızca gülümseyerek cevap verebilmişti. Kelimeler yetersiz kalıyordu içinde büyüyen sevgiyi anlatmaya, huzur duygusunun insanı ağlatacak kadar güzel bir duygu olduğunu unutmuştu neredeyse ama tüm bu unuttuğu güzel duyguları tekrar kendisine hatırlatan bu güzel adamı bulmuştu yanı başında.

Haneul, Ceren’in yanındayken kendini daha güçlü hissediyordu, Ceren’i savunmaya muhtaç gördüğünden değil, tüm yalnızlığını unutturduğu için! Yıllar akıp gidiyordu, kendini dünyanın bu taştan sokaklarında  bir başına bırakılmış, terk edilmiş gibi hissediyordu hep. İçindeki boşluğu bir türlü dolduramıyor, tam tersine gün geçtikçe içinde daha bir büyüyordu, gittikçe insanlardan uzaklaşıyor, içinde yaşadığı bu kalabalık dünyaya yabancılaşıyordu.

Ama şimdi bu taştan eve sırtını korkmadan dayamış ve içi sıcacık olmuştu, yaşadığı dünyada aynı bu ev gibi taşlardan örülmüş gibi gelirdi bir zamanlar. Ama  daha dün içini buz gibi ürperten, şimdi onu koruyan bir yere dönüvermişti! Yanında narin bir kuş gibi duran bu kadın, istese ellerinin arasından uçup gidebilirdi ama o küçük kanatları ile kaçıp gitmek yerine nereye giderse onu takip edebilirmiş gibi duruyordu. Kendini güvende hissediyordu, Ceren ve bu gölgesine sığındığı ev sanki hep onu beklemişti şu zamana kadar.

-Ceren!

-Haneul!

Sessizliği birbirlerinin isimlerini sayıklayarak bozdular. Aslında, kelimeler ile işleri yoktu. Adını seslendiğinde orada yanı başında olacak birilerine ihtiyaç duyuyorlardı sadece.

Birbirlerine seslenen bu iki sıcak ses, sihirli bir tını gibi yankılandı bahçede, gözleriyle buluştular önce, elleri ısındı kenetlenince birbirine, dudakları aşklarını anlattı nefesleri birbirine karışınca.

Melekler gibi doluştu yıldızlar başlarına, ne dilek dilerseler kabul olacağını fısıldadılar kulaklarına.

Hiç bitmeyen bir sevgi, hiç yıkılmayacak bir yuva istediler dünya üzerinde…

7.Bölümün Sonu

Küçük Siren 6. Bölüm

Etiketler

, , , , , , , , ,

-Sahne I-

A Time for Us (Romeo and Juliet) – Nino Rota

Ceren sabah gözlerini açtığında yüzünde gülücükler açıyordu, dün geceki rüyasında yine piyano çalıyordu salonda ama bu defa bir misafiri vardı, merdivenin dibinde oturmuş kaçamak bakışlar atan Haneul da onu dinliyordu. Son zamanlarda çok fazla rüya görüyordu ama bir türlü tam ayrıntısını hatırlayamıyordu. Bu rüyasında da sadece Haneul için piyano çaldığı kısmı hatırlayabilmişti. Ama bu kadarı bile onu neşelendirmeye yetiyordu.

 Ceren rüyalarından geriye kalan minik damlaları ovuşturarak sildi gözlerinden ve kalktı yatağından. Ama başını koyduğu yastık, yattığı yatak Ceren’in düş sandığı misali her ayrıntıyı saklı tutuyordu. Ceren’in dile getiremediğini anlatmaya hazırlardı bize, bir de onlara kulak kabartalım o halde, bakalım Ceren düşünde ne görmüştü!

Ceren rüyasında merdiven dibinde otururmuş duran Haneul’u ilk fark ettiğinde yüzünde anlamlandıramadığı bir hüzün görmüştü, kapıya doğru dalgın dalgın bakıyordu çünkü. Ceren ilkin bu bakışlardan korkmuş, o heyecanla parmaklarını piyanonun tuşlarında gezdirmeye başlamıştı. Sanki notalarla onu kendine bağlamaya çalışıyordu, hiç durmadan çalmaya devam ederse gitmezdi belki.  Yine de ayağa kalkıp kapıya yöneldi Haneul, işte o an elinde o tanıdık bavulu gördü. Gidiyordu Haneul, temelli gidiyordu hem de o bavulu da almıştı yanına ama nasıl… Nasıl bu kadar çabuk gidebilirdi, sesini duyurmaya çalıştı ona ama başaramadı.

Haneul kapıya geldiğinde ise Ceren’e bakıp buruk bir şekilde gülümsedi, tam başını eğip gitmek üzereyken Andersen belirdi arkasında, bavulu sıkıca kavradı ve zorla Haneul’un elinden aldı. Haneul bavulun yükünden kurtulduğunda özgürleşmişti sanki. O rahatlama hissiyle bir Andersen’e bir de Ceren’e bakarken,  Ceren’de piyanonun başından kurtulup kalkabilmiş ve Haneul’a koşmuştu. Ne olup bittiğini anlamadan ona sıkı sıkı sarılırken bulmuştu kendini. Haneul’un omzunun gerisinde duran Andersen ise asıl bavulun sahibi olarak kaşla göz arasında kapıdan çıkıp gitmişti. Giderken ne Ceren’e ne de Haneul’a bakmıştı, ama Ceren yanaklarından süzülen yaşları görmüştü Andersen’in. Haneul’un güvenli kollarında olmasa, Andersen’i belki de engellemeye çalışacaktı  ama Haneul’un kalışına o kadar çok sevinmişti ki Andersen’i geri döndürmek için çabalayamadı bile.  Haneul’u da o kapıdan çıkarken görmek istemiyordu, Andersen’i düşünmeyi bırakıp Haneul’a daha sıkı sarıldı… O dakika  uyanmıştı Ceren rüyasından işte, hatırında bir merdiven başında onu dinleyen bir de böyle kolları arasında ona sıkı sıkıyı sarılmış Haneul vardı. O bunu güzel bir rüya olarak düşünmesin de kim düşünsün!

Ceren’in  o hatırlayamadıkları düş sandığında yerli yerinde dururken, Ceren hatırlayabildikleriyle birlikte  sevinçle güne başladı.  Kalkıp odasındaki mini banyoda duşunu aldıktan sonra Aydan’ı uyandırmamaya çalışarak odadan çıkmak istemişti ama nafile, Aydan zaten Andersen’in külüstür daktilosunun çıkardığı sesten dolayı yarım yamalak bir uyku çekmişti, hiç derin uykuya dalamadığı için ekşi bir suratla bakıyordu tavana, bugün bu sinirle o adamı öldürmese iyiydi. Ceren’in tüm ısrarına rağmen daha fazla yatakta kalmayıp o da Ceren ile birlikte aşağı indi.

Andersen’de uykusunu alamamıştı ama öğlene kadar yatmak da bu yorgunluğunu alacak gibi değildi. Ceren’i bugün kibarca uyarmayı düşünüyordu ama nasıl yapacağını bilemiyordu. Ceren ona daktilosu için o kadar anlayışlı davrandıktan sonra Andersen onun gece gece piyano çalmasından nasıl şikayet edebilirdi ki. Ama cidden öyle parçalar çalıyordu ki ağlamamak içten bile değildi, halbuki onun neşeli çocuk masalları yazması lazımdı, fonda böyle acıklı kibritçi kız ezgileri çalmaya devam edilirse nasıl olurda mutlu son yazılabilirdi ki? Halbuki dünyaya tekrar gelmesinin bir amacı vardı, bu uğurda istemeden de olsa Ceren’i uyarması lazımdı. Acaba konuşmak yerine onu ikna yeteneğimle mi büyüleseydim dedi, yine de bunu yapmadan önce neden gece vakti piyano çaldığını da bulması lazımdı. Bu kız mucizevi bir şekilde daha yeni ölümden dönmüştü, sorunu nedir öğrenmeliydi. Andersen gözündeki mor halkalarla barışık olmaya çalışarak yatağından çıkıp yeni gün için giyinip kuşanmaya başladı.

Haneul çoktan yatağından kalkmış dizüstü bilgisayarında o zamana kadar Foça’da çektiği fotoğraflara bakıyordu.  İçinde Ceren’in olduğu kareler daha mı fazlaydı ne! Demir ve Ivy için yapılan partiye hazırlanırken, Ceren ile kasabayı sokak sokak dolaşmıştı. Balıkçılar ile sohbet ederken, pastacıya hararetli şekilde pastayı tarif ederken ve sonunda Demir ile Ivy’ e piyano çalarken çekilmiş fotoğraflarına bakıp durdu. Diğer fotoğraflar hep kalabalıkta zar zor çekilmiş karelerdi. Haneul Ceren ile yine baş başa kalabileceği, hiç değilse sakin sakin sohbet edebileceği bir ortam yaratmanın derdine düşmüştü. Pansiyona ilk geldikleri günden itibaren çeşitli tekne turlarına çıkmıştı ama Ceren katılamamıştı tabi onlara. Hazır kuzenleri gelmişken tekne turuna çıkılsa güzel olurdu aslında ama dün geceki olay aklına geldiği anda bu fikirden hemen vazgeçti. Ama o kısacık anda bile Aytekin’in onu  ıssız bir denizde bir tekneden her yanı zincirlenmiş şekilde derin sulara bıraktığını gözünün önüne getirmeyi başarabilmişti. Kafasını bu düşünceden kurtarmak istercesine iki yana sallayıp başka şeyler düşünmeye çalıştı. Aşırı reaksiyon verdiğinin farkındaydı aslında, hem koskoca adam olmuş bir buluşma mı teklif edemeyecekti cırt cırt! Üstelik  eli yüzü düzgün bir adamdı, ilk tanışmada bile insanlar üzerinde saygın ve güvenilir bir intiba bırakırdı. Buraya geldiğinden beri pek bir forsu kalmamıştı ne hikmetse ama artık kendine çeki düzen vermenin zamanı gelmişti 😀  Eğlence garantili bir şeyler bulmalıydı.

Hanuel- Buldumm!!! Bisiklet turu yapalım diye sorabilirim 😀

Tabi ya bunu daha önce niye düşünmemişti.  Eski Foça’dan Yeni Foça’ya bisiklet turu yapan turistleri görmüştü kaç kere,  onlarda benzer bir şey yapabilirlerdi 🙂 Ceren’in denize nazır asfalt yolda gülücükler saçarak bisiklet sürüşü deklanşör sesi eşliğinde kare kare gözünün önünde geçmişti 😀 Evet evet! Bugün kesin bunun konusunu açmalıydı Ceren’e…

-Sahne II-

Aytekin mutfağa geçmiş profesyonel aşçılara taş çıkarırcasına dilimlediği sebzelerden otlu salatalar, peynir topları hazırlıyordu. Bununla birlikte kahvaltılık her şey dilimlenip taze taze servise hazırlanmıştı. Salona inen Haneul onu elinde bıçakla gördüğünde irkilmişti önce ama Aytekin gayet dostane şekilde gülümsemişti ona. İçi rahatlayan Haneul  ise çarpık bir gülüşle selam verip ufak ufak bahçeye kaçmıştı. Kaan ve Aslı çifti ile merdivenlerde karşılaşan Andersen ise Kaan’a yapışmış ısrarla diş tartarlarını göstermeye çalışarak onlarla birlikte bahçeye çıkmıştı- Burada Aslı’nın yüz ifadesini hayal ediniz, Aslı’yı tanımıyorsanız her hangi bir yüz de olur-  😀

Ceren ve Aydan da mutfakta yerlerini aldıktan sonra kahvaltı servisleri başlamıştı, gerçi mutfakta yer yok diye Aytekin onları çok geçmeden garsonluğa terfi ettirmişti ama olsun.

Herkes arka bahçeye doluşmuş afiyetle kahvaltı ederken, Haneul bir şekilde izlenildiği hissine kapılmıştı.  Ceren ona her zaman ki gibi davranıyordu, keza Demir ve Aytekin’de gayet rahatlardı. Ama Aydan ve Ivy gözünü korkutuyordu. Haneul ne zaman kafasını çevirip onlara baksa sadece yemek yediklerini görüyordu ama adı gibi emindi ki aralarında fısır fısır bir şeyler de konuşuyorlardı. Üstelik has bel kader Ivy ile göz göze gelse bakışlarında anlamlandıramadığı muzip bir ifade oluyordu. Haneul da salak değildi ya kesin dün akşam o miyavlayan şey Ivy’di  diye düşündü 😀 Ama hal ve tavırlarına bakılırsa bu durumu gayet komik buluyordu, Demir’e bir şey çıtlatmadığına göre ortada olumsuz bir durum yoktu, sadece Ivy hanımın eline düşmüştü o kadar, belli ki uzun süre ona eğlence olacaktı. Haneul bunları düşünürken farkında olmadan seslice kıkırdadı, etrafındakiler ne oluyor diye ona bakarken o sadece “hiiiç” diyebilmişti. Bir yandan da “Ah be Haneul işte şimdi ilkokul çocuklarına benzedin, seni hoşlandığın kıza ispiyonlayacak bir arkadaşın bile var artık” diye düşündü 😀

Aslı ve Kaan dün geceki sürpriz için teşekkür ettiklerini ve yarın sabah gideceklerini söylediler. Haneul  gözleri ışıldayarak bisiklet turu konusunu açtı işte o an, herkesin hoşuna gitmişti bu fikir –Andersen hariç-. Ama Haneul’un bahanesi süperdi Aslı ile kendisi fotoğrafçı olduğu için değişik mekanlar görmek iyi olacaktı. Haneul Andersen’in asık suratını görmezden gelmek istese de Ceren’in gözünden kaçmamıştı.

Ceren- Bay Andersen, bugün çok solgun görünüyorsunuz, gözlerinin altı hep morarmış, hasta mısınız yoksa? Eğer öyleyse siz pansiyonda kalın isterseniz, ben de size eşlik ederim tabi ki.

Haneul – Ooolmaz!

Ceren – Hıı?!

Haneul – Yani şey… demek istediğim Hans’ın hiçbir şeyi yok,  deve gibi sağlamdır o!

Andersen – Aslında biraz halsizim evet,  son birkaç gündür hiç uyuyamıyorum da. Şey akşamları biraz gürültülü oluyor bu pansiyon.

Haneul  –  Hans neden bahsediyorsun, senin külüstür daktilon dışında hiç ses olmuyor ki burada, asıl bizim şikayet etmemiz lazım gürültüden.

Haneul bunları söylerken Aydan neredeyse konfeti patlatacaktı ama Andersen da bir müşteri olduğu için bir de kendisi şikayet edemezdi 😀

Andersen – Aslında gürültülü oluyor demek yanlış olur tabi ama pia…

Haneul –  Hadi hadi ben biliyorum senin neden böyle yaptığını, bisiklete binmesini bilmiyorsun değil mi? 😀 Ama merak etme sana 3 tekerlekli  bir bisiklet ayarlarız gerekirse 😀

Andersen – Hiç de bile biliyorum ben sürmesini, eski bisikletlerin yanında sizinkiler ne ki! Hıhh!

Ceren – Bu durumda, herkes tura katılıyor 😀 Öğlen sıcağı geçene kadar bisiklet ve yiyecekleri hazırlamış oluruz biz 😀 Siz de güneş kremi ve şapkalarınızı hazır tutun…

Andersen piano mevzusunu yine açamadı ama belki bisiklet turu sırasında şaka ile karışık Ceren’in ağzını yoklayabilirim diye düşündü.

Sahne III-

Ost Always/Only You –  Alex & Horan – Flowers bloom 

Birkaç saat içinde herkes yola çıkmaya hazırdı, renk renk  bisikletler ile Eski Foça’nın dar sahil yolundan Yeni Foça’ya uzanan yollara attılar kendilerini. Güneş kemiklerini bile ısıtıyordu ama denizden gelen tatlı rüzgarla birlikte bu güzel hava kusursuz bir sürüş ortamı sunuyordu onlara.  Demir&Ivy ve Aslı&Kaan için Ceren ikili bisikletlerden bile bulmuştu. Aydan ile yan yana bisiklet sürerken melül melül bu güzel çiftlere bakmayı da ihmal etmiyorlardı 😀 Andersen’in  Haneul’a olan siniri geçmemiş arada sırada bilerek bisikletini üzerine sürmeye kalkıyordu. Ama ne zaman böyle bir şey yapsa sabahtan beri ona Sibirya kurdu gibi bakan Aydan’ın bakışlarıyla karşılaşıyordu. Haneul Aydan’ın bu davranışlarını fark etmiş pis pis gülüyordu, Aydan Andersen’i oyalaya dursun Haneul’da Ceren’e bisikletle geçtikleri yerlere dair sorular soruyordu. Ama bu defa da Aytekin engeline takılıyordu, Aytekin Haneul’u çok kafa biri olarak görmüş hemen muhabbete girişmişti.  Ceren’e sorulan sorulara da hep o yanıt veriyordu o yüzden 😀 Ara ara molalar verip fotoğraf çektirmeyi de ihmal etmiyorlardı. Yeni Foça’ya geldiklerinde ise güneşin sıcaklığı yumuşamıştı ama plajlar tıklım tıklımdı, Pansiyon tayfası da nispeten boş bir alan bularak bisiklet sürmekten artan hararetlerini serin sulara atlayarak üzerlerinden attılar.

Haneul çok iyi yüzme biliyordu, kondisyonu da sağlamdı baya. Daha yeni bisikletten inmelerine rağmen hiç yorulmaksızın denizde derinlere açılıp tekrar onların yanına dönmüştü.

Andersen- Haneul dostum, bana deve gibi sağlam dedin ama sen benden deve ..öhöhö… sağlam çıktın!

Haneul- Anladım ben seni, merak etme! Hem ben Koreliyim bana bir şey olmaz, daha gençken Kore Boğazı’nı bile yüzerek geçmiştik arkadaşlarla, bu ne ki!

Aydan, Ivy, Ceren, Aslı hep bir ağızdan – Voaaaa

Demir ve Kaan- Çüşş, yok artık çıhh!

Aytekin – Hadi be, müthişmiş! Biz de Demir ile yelken kulübündeydik eskiden, sonra o endüstri mühendisi oldu bizi unuttu ama ben turizm okurken de devam ettim. Benim de kondisyon sağlamdır aslında ama kruvaziyer işi Aydan ile bizi çok yordu. Birkaç gün daha dinlenip tekrar yelken turlarına başlamak istiyorum.  Uzun zamandır dalışa da gitmedik aslında, bugün olduğu gibi yine bir gezi düzenleyebiliriz. Bu defa da adaları gezeriz isterseniz?

Ceren bunu duyunca gözleri fıldır fıldır dönmüştü, ikizler gelmeden önce Demir ile ezik ezik pansiyonda takılıyorlardı, o da Andersen ile gezmek istiyordu ama bir türlü imkan olmamıştı.

Ceren – Harika olur!!! Ama Hans ile Haneul zaten gitmişlerdi geçen hafta!

Haneul – Aaa olsun olsun tekrar gideriz, hem ben hala Siren Kayalıkları hangisi karıştırıyorum, ikinci kez gidersem daha güzel aklımda kalır 😀

Ivy ve Aydan bu bahaneyi duyduklarında ister istemez basmışlardı kahkayı!  Haneul hiç istifini bozmamış,  Peppee misali küskün bir suratla kollarını önünde buluşturup Ceren’e dönmüştü öyle olunca 😀 Halbuki bahane uydururken biraz yavaş gitseydi kızlara malzeme olmayacaktı 😀

Haneul – Ceren, mutlaka pansiyon olarak bir tur daha düzenleyelim, ama şu çift katlı gezi teknelerinden değil de yat olanlardan olsun, geçen sefer Hans ile gittiğimizde çok kalabalıktı ortam, çok da yüksek müzik çalınıyordu, Hans’ı zapt edemedim. Sarhoş olup bizimle muhabbet için konuşmaya çalışan kuzeyli Türklerle bile tartıştı, “Kuzeyin oğlu asıl benim, Dido kim ki!” diye… Türkçe’de kelimelerde öğrenmiş hayta, ben daha neden bahsettiklerini bile anlamadan kavga çıktı sonradan. Zor ayırdım inan.

Ceren- İnanmıyorum ciddi misin? 😀 Peki o zaman bize özel yat ayarlarım ben, annemin çok yakın bir bayan arkadaşının orta çapta bir yatı var, kaptanlığını da kendisi yapıyor üstelik 😀 Onunla konuşur, güzel bir gezi ayarlarım ben, siz hiç merak etmeyin.

Hans bu sırada Kaan ve Aslı çiftinin yanına gitmiş, onlara akşam gürültüden uyuyamadığından bahsediyordu, Kaan ve Aslı bu durumu yanlış anlayıp üstü kapalı onlara “dün akşam ne yaptınız biliyorum” mesajı verdiğini zannetmişti. Haneul oturduğu yerden Kaan’ın horoz gibi kızarıp şiştiğini fark etmişti, halbuki tam da Ceren ile muhabbeti koyulaştırmıştı, ama Andersen yine rahat durmuyordu işte. Ceren’den izin isteyerek Kaan ve Aslı’nın yanına gitti o da.

Andersen – Kaan Bey, yalan söylüyorsam ne olayım, tam diyorum ki azıcık kitabım için bir şeyler yazayım, tam o sırada dikkatimi dağıtan sesler duyuyorum.

Kaan – He öyle mi! (Kaan burada dişlerini sıka sıka konuşmaya çalışırken bir yandan da Aslı’yı sakinleştirmeye çalışarak sıkı sıkı tutuyordu). Biz hiçbir şey duymadık halbuki ilginç.

Haneul – Merhaba Kaan, sorun nedir?

Andersen – Ha bende tam geceleri pansiyonun nasılda gürültü olduğunu söylüyordum.

Haneul, Aslı ve Kaan’ın yüz ifadesine bakarak yine bir yanlış anlamanın ortasına düştüğünü anladı. Kaan’a bakarak;

Haneul – Valla ben hiçbir şey duymadım. Mışıl mışıl uyudum.

Aslı – Kulaklarında sorun var herhalde arkadaşın, biz de anlamadık ne gürültüsü, halbuki kendisi hepimizden gürültücü. Hıh!!

Haneul – Evet evet haklısınız, daktilonun sesi zaman zaman çok çıkabiliyor. Hans’ın adına ben özür dilerim. Neyse Hans, hadi biz de kalkalım artık, yoksa kuma gömenlerin çok olacak, hadi ahbap!

Andersen – Hıı? Ama??

Haneul – ee hadi!!!

Andersen bir taraftan, Ceren’in arkadaşları bir taraftan, bir türlü mevzuya girememişti yine Haneul, hoş ne diyeceğini de bilmiyordu hala, her düşündüğünde kafasında farklı bir replik dönüyordu.  Ama bir an önce konuşmalıydı, Andersen’in ne zaman dönmek isteyeceği belli olmazdı, hem artık hiçbir şey için geç kalmak istemiyordu. Ceren onun son umudu gibiydi, hayattan elini eteğini çekmişken onunla bu uzak ülkede karşılaşması mucize gibiydi. Bir daha geçmişte olduğu gibi sevdiği kişiyi başkasına kaptırmak istemiyordu. Geçmişini kıyısından köşesinden hatırlamak bile Haneul’un kalbini derinden sızlatıyordu. Nefes almak bile zor geldi o an, bütün kanı çekiliyordu sanki.

Ceren – İyi misin Haneul?

Kafasını kaldırdığında kolundan tutmuş ona bakan Ceren’i gördü.

Haneul- İyiyim merak etmeyin, bir an gözüm karardı ama iyiyim şimdi.

Ceren- Emin misin Haneul, istersen bisiklete binme seni taksiyle pansiyona götürelim. Çok yordun kendini hem bisiklet sürdün onca saat hem de yarım saatten fazla açık denizde yüzdün.

Haneul – Yok yok iyiyim bee… (taksiyle bırakırım mı dedi Ceren! Baş başa olacağız yani! Donk donk!) Ama ama bisiklete binmek de zor geldi şimdi. Ben en iyisi taksiyle döneyim, bana eşlik edersiniz değil mi?

Ceren- Tabiî ki, tek başına buraları nasıl bilebilirsiniz ki? Durun ben bizimkilere haber vereyim.

Ceren, Aydan ve Aytekin’e durumu anlattı çarçabuk, Haneul uzaktan onları izliyordu. Aytekin ben götürürüm seni der gibi kendisine el salladığında bütün umutları suya düştü ama Aydan da ordan başka bir şey söyleyip, Aytekin’e grubu işaret etti sanki. Galiba Ceren onunla gelecekti, kuzenler ise grupla ilgilenecekti. Şöyle güzel bir kahkaha atmak vardı şimdi ama hasta numarası yapması gerekiyordu ne yazık ki!  Bir süre sonra gezi grubu bir araya toplanmış yola çıkmaya hazırlanıyordu. Kaan ve Demir, Kore Boğazı fatihi Haneul’a pis pis sırıtarak bakıyorlardı, yol boyunca da bu durumla epey dalga geçecekleri aralarında. Ama kendileri de tam bir alay konusuydu çünkü taksiye sığmayan Ceren ve Haneul’un bisikletlerine Aslı ve Ivy geçmişti. Kaan ve Demir ise ikili bisikletlere tek başına binmek durumunda kaldılar 😀

Ceren Haneul’u taksiye bindirip yola koyuldu, yol boyunca çok heyecanlanmıştı ama Haneul ne zaman bir şey söylese o iki katı konuşup konuyu istemeden dağıtıyordu. Haneul çok çaresizdi, hala daha mevzuya girememişti. Sonra Ceren saçmalamanın verdiği yaratıcılıkla Asyalı halklardaki isimlerin anlamlarından konu açıverdi. Haneul isminin anlamının Gökyüzüne ait, cennet anlamına geldiğini söylediğinde kendi soyadının da o anlama geldiğini söyledi. Öyle ya Uçmağ ve Haneul kelimeleri anlam bakımından birbirine yakın kelimelerdi. Haneul, Ceren ‘in adının Siren  anlamına mı geldiğini sormadan edemedi  😀

Ceren-  Ceren, hımm okunuşu yabancılar için Sirın, Sayrın gibi bir şey değil mi? Aa cidden çok yakın geliyor kulağa ama maalesef adımın anlamı siren değil. Dişi geyik yavrusu demek.

Haneul – Dişi geyik yavrusu mu? Bambi gibi mi!!! Puhahhahha 😀

Haneul pis pis güledursun, Ceren bu kötü  espriden hiç haz etmemişti. Haneul’un Ceren’in Nemrut bakışlarını fark edip kendine çeki düzen vermesi çok gecikmedi yine de 😀

Haneul – Ne kadar güzel isim ama cidden size çok yakışmış, öhöm, adınız gibi çok narin görünüşlüsünüz üstelik.

Ceren, bu iltifata pek inanmadı tabi ama bozuntuya da vermedi.

Ceren- Biliyor musun Haneul benim büyük dedem  Kore Gazisi’ydi. Bana bu ismi veren de oydu.

Haneul- Ciddi misin? Bilmiyordum hiç(hay ben bilseydim hiç dalga geçer miydim oh shit! ), bizim de ailecek tanıdığımız bir Kore Gazisi Türk asker vardı(çevir kazı yanmasın Haneul), dedem Kore Savaşı sırasında henüz 9-10 yaşlarında bir çocukmuş, köyleri düşman hattının içinde kalınca herkesi bir yerlere göndermişler. Dedem kimsesiz kalmış ordan oraya savrulacakken bir Türk Tabur ona sahip çıkmış ama savaş nedeniyle çok uzun süre onlarla kalamamış, yine de dedemi güvenilir kişilerin eline emanet ederek cepheye savaşmaya gitmişler.

Ceren-  İnanmıyorum! Ben daha küçükken Kore’ye gidip savaşı anma etkinliklerine katılmıştım dedemle. Hatta aynen dedemin de başına gelen böyle bir anısı vardı. Dedem tören alanındayken savaşta oğlu gibi sahiplendiği bir Koreli ile karşılaşmıştı. Bizi ailecek evlerinde konuk etmişlerdi hatta. Dedem küçük çocuğu, savaşta başı boş kalan virane köyünde başı boş kimsesiz gezerken bulmuş,  daha sonradan  şehirde Türk ordusunun kendi imkanları ile açtıkları Türk okuluna emanet etmişler. O ayrılıktan sonra yıllarca ondan haber alamamıştı ama kaderin bir oyunu işte tekrar karşılaştık onlarla. Ah ben o zamanlar çok küçüktüm ama ne zaman hatırlasam gözlerim dolu dolu olur. Demek sizinde başınızdan geçenler buna çok benziyor, savaş işte herkesin derdi ayrı ama çektikleri benziyor işte.

Haneul- Ceren, cidden misafir olarak kaldınız mı, o Korelinin evinde?

Ceren- Evet neden? ne oldu?

Haneul- Adamın bir oğlu gelini ve bir de erkek torunu var mıydı?

Ceren- Evet nerden bildin?

Taksici- Geldik abla, Pansiyon Kaktüs Çiçeği’ydi değil mi?

Ceren –  Evet burası şöför bey!… Haneul dur içerde konuşalım biz bu konuyu.

-Sahne IV-

Kısa bir süre sonra Ceren, Haneul’a güzel bir çay yapıp limon dilimleriyle servis etmişti bile. İkisinin de gözleri yuvasından fırlamış gibiydi. Nasıl böyle bir tesadüf olabilirdi ki, bir değil ikinci kez kader bu iki aileyi birbiri ile karşılaştırıyordu. Ceren o gün onlarda kaldığında aklında kalan detayları anlatıp durdu, Haneul’un annesinin renk renk yaptığı pirinç topları ve lezzetini hala hatırladığından, yıllar sonra çeşitli yerlerde yine aynı pirinç toplarından yediğini ama aynı tadı alamadığını sözlerine  eklemekten geri kalmadı (Ceren kaynana üzerinden puan mı topluyor ne!).

Haneul –  Ben de dedemin anlattığı bir savaş anısını çok iyi hatırlıyorum, sanırım senin deden Kuniri savaşına da katılmış.

Ceren – Evet evet öyle, hatta 3 gün 3 gece Çinliler tarafından çembere alınmışlar ve mucizevi şekilde kurtulmuşlar.

Haneul – Geyik mucizesini mi diyorsun?

Ceren – Onu da mı biliyorsun sen, evet geyik mucizesi ile hayatta kalmışlar, öhöm benim adım da oradan geliyor aslında! (Şut ve gool, fileler ağlıyor sayın seyirciler 😀 )

Haneul  bunu duyunca hiç bozulmamış aksine çok duygulanmıştı, Ceren sadece laf atmak istemişti sadece, karşısında gözleri dolu dolu duran Haneul’u görmeyi beklemiyordu hiç.

Haneul –Şimdi daha da bir anlamlı oldu bu isim benim için, adı konan kişiye narin bir mizaç verir diye düşünmüştüm ama çok daha değerli bir isimmiş. Adın gibi uzun ve cesaretle yaşarsın umarım.

Ceren, bana mı dedin der gibi bakıyordu Haneul’a, küçüklüğünden beri gurur duyardı ismiyle ama ilk defa bu kadar derinden hissediyordu önemini. Büyük dedesi aklına geldi, anma töreninden sonra anıt mezarda dolaşırken temiz havayı içine çekerek dinlemişti bu acılı savaş anısını.

Kokin Gumi – Moon (Zen Garden)

“Büyük Dede – Kore var dediler, Kore’ye gidilecek dediler , biz de gittik yavrum… Dünyanın bir ucuymuş ama insan her yerde aynıymış, bunu da gördük  yavrum…  Atatürk bizim için ne yapmıştı söyle bakayım?

Ceren- Vatanımızı düşmandan, milletimizi esaretten kurtardı büyük dede.

Büyük Dede- Aferin yavrum, peki ya Atatürk olmasaydı n’olurdu? … Parçalanır giderdik cici kızım. Bak işte bu topraklarda da insanlar bizim gibi çok yokluk görmüş ama o kadar çok askeri, kumandanı yokmuş. Biz de kalktık geldik yardıma, biz onlara dost eli uzattık, onlarda sağolsun bize kardeş dediler, sonra da şehitlerimize burada bu yuvayı yaptılar… Memleketlerinden uzaktalar belki ama memleket toprağında gibi gururla yatıyorlar işte burada.

Küçük Ceren, ya dedesi de şehit olsaydı ne yapardı diye düşünmüştü, Koreli amcalar teyzeler ona da iyi bakardı demek ki.

Büyük Dede- Ceren yavrum senin adın ne demek, söyle bakalım.

Ceren – Bambi demek!

Büyük Dede- Bampi ne yavrum?

Ceren – Bampi değil, bambi. Sınıf arkadaşlarım bana Bambi diyorlar, çizgi dizi var ya hani, yavru geyik hani, böööle kocaman gözleri var hani…

Büyük Dede- Ben anlamam bampiten bambiden. Ben sana şimdi adının ne anlama geldiğini anlatacağım iyi dinle bak…

Askere alındım sonra gönüllü olup geldim ya ben buralara… Her yer yabancı her yer aşılması zor, hava da çok soğuk. Kore’ye gelir gelmez bizi yardım için cepheye yolladılar, ama bu toprağı  düşmanın bildiği gibi bilmiyoruz. Biz ana yollardan gidiyoruz onlar kestirmeden, hep bizden önde gidiyorlar o yüzden. Sonra bir gün düşman bizim etrafımızı sarmasın mı? 3 gün 3 gece çembere aldılar bizi, çevremizi sardılar yani sen anla. Hiç durmadan top tüfekle karşılık veriyoruz düşmana ama nafile! Her yer ateş altında, yangın yeri gibi, kurşunun nerden geldiği belli değil, düşman dibimize kadar gelmiş artık iç içe geçmişiz. Kurşunlar kulağımızın dibinde vızıldıyor, top atacağız ama uzaktaki düşmana atmak kolay, burnumuzun dibine kadar gelmişler bizim topçularda neredeyse duvar gibi dikmişler topları öyle ateşliyorlar ama atılan toplarda önümüze düşüyor. Tam o anda bir ses duyduk, top sesi değil kurşun sesi değil! Arkamızdan gelen bu sese dönüp baktık ne görelim, bir geyik koşarak üzerimize geliyor…

Ceren- Geyik miii?

Büyük Dede-  Evet geyik yavrum, tam yakınımıza gelecekken ormana yöneldi. Biz de tabi “haşa geyiğe vurmak günahtır aman geyiğe vurmayın” diye hep bir ağızdan birbirimizi uyardık. Kurşun atıyoruz ama geyiği de gözümüz gibi sakınıyoruz, resmen onu kollayarak ateş etmeye devam ettik. Düşünebiliyor musun cici kızım, 3 gün 3 gecedir ordayız.  Milim kıpırdayamadık günlerdir peki bu geyik nereden çıktı?? Bir kurşun bile isabet etmeden nasıl ormana gitti, kalktık gittik peşinden bizde, Allah’ın mucizesi işte,  geyiğe değmeyen kurşunlar bize de değmedi ve kurtulduk o çemberden.

Ceren – Dede ben de o geyik gibi miyim şimdi?

Büyük Dede-  Sende bizim güzel Cerenimizsin yavrum, sen de anneni  bize getirdin, inşallah sen de  hayatın boyunca hep doğru yoldan gidersin, sevdiklerini de böyle korursun.

Ceren- Merak etme dede, ben sizi hep koruyacağım. Söz!”

Ceren gözleri dolu dolu oldu bu eski hatırayı yad ederken.  En çok üzüldüğü de adını layıkıyla taşıyamamasıydı zannedersek. Daha kendi hayat yolunda kaybolmuşken nasıl olurda çevresine faydası dokunabilirdi ki.

Haneul – Ceren dalıp gittin.

Ceren – Rahmetli dedemi hatırladım da bir an, tuhaf hissettim.

Haneul – Ben de öyle ama çok da memnunum bu durumdan, bu tatil hiç bitmesin istiyordum biliyor musun? Sankki burada büyümüş gibiyim, hiç gitmek istemiyorum.

Ceren – …

Haneul- Sonra ailelerimizin birbirini tanıması çok da şaşırttı beni,  en kısa sürede Kore’deki aileme de haber vereceğim, onlarda çok sevinecekler eminim.

Ceren – … (Ses çıkmıyor ama nabzını kontrol ettim Ceren’in hala yaşıyor 🙂 )

Haneul-  Diyorum ki, sen de eğer istiyorsan, bu arkadaşlığımızı daha da…

Aydan – Cereeen, biz geldik!

Haneul (fısıldayarak)– off be bir konuşturmadınız he

Ceren – Efendim???

Aydan – Diyorum ki geldik biz… siz daha üstünüzü değiştirmediniz mi? Ben de diyordum şimdi Ceren üstünü değiştirmiş bize sofra hazırlamaya başlamıştır. Nerdee?

Ceren – Aydan boş ver sofrayı bak ne diyeceğim 😀 Dedemin Koreli oğlu vardı ya hani, Haneul onun torunu çıktı.

O sırada herkes salona doluşmuştu çoktan ve Ceren’in söyledikleri ufak çapta bir şaşkınlığa yol açmıştı Kore mevzusunu bilmeyen  Kaan&Aslı çifti ve Ivy’e tüm ayrıntılar tekrar anlatıldı tabi, o akşam yemekte tek mevzu Kore Savaşı ve bu sürpriz tanışıklıktı. Aytekin ve Aydan şimdiden Kore’ye gitme planları yapmaya başlamıştı, bu arada Ceren ilk şoku üzerinden atmış ama Haneul tekrar ona açılmaya kalkıştığında nasıl bir cevap vermesi gerektiğini düşünüyordu. Haneul’un bir yaz macerası olmaktan çıkıp ciddi bir ilişkiye dönmesi onu hem korkutmuş hem sevindirmişti. Ama Egemen aklına geldikçe içi titriyor, korkmadan edemiyordu. Haneul’un kaçamak bakışlarına ne zaman yakalansa içindeki tüm korku yok oluyordu neyseki. Bir cesaret kendini kurşunların önüne atmaya karar verdi.

-Sahne V-

death note light’s theme

Gece herkes odasına çekilirken, Andersen hala piyano avcısı modundaydı. Bu gece uyumayacak Ceren’i gafil avlayacaktı ama kibarca uyaracaktı elbette.

Ceren ve Haneul kafalarını yastığa koyduklarında çocuk gibi sevinçlilerdi. Ceren bu gece uyuyamam hiç diye düşünürken kısa sürede uykunun kollarına bırakmıştı kendini. Pansiyondaki herkes bu gece ayrı bir huzurla başını yastığa koymuştu.

Andersen hariç, yatağına uzanıp yine o melodileri duymayı bekledi… Ve beklediği o sesi duydu sonunda , hemen kendini alt kattaki salona atmıştı ama  O da ne? Piyanonun başında küçük bir kız çocuğu oturuyordu!

– Çok güzel çalıyor, değil mi?

Andersen’in şaşkınlığı yanı başında durup onunla konuşan bu ufak oğlanı görünce daha da artmıştı. Ama küçük çocuk ona aldırmadan konuşmaya devam etti.

– Çok güzel çalıyor ama çok mutsuz. Hep hüzünlü parçalar çalıyor. Ona mutlu parçalar çalmasında yardımcı olur musun?

6.Bölümün Sonu

Not:  Siren Kayalıkları için bkz: Hiç de karıştırılacak gibi değil di mi?

Not 2: Kore Boğazı Fatihi So Ji Sub için ayrıntılı bilgi bkz 😀 Evet gerçekten boğazı yüzerek geçmiş kih kih 😀

Not 3: Kore Savaşı’na dair bu olay hayali karakterler üzerinden anlatılsa da asıl olay Giresunlu Kore Gazileri tarafından anlatılmış gerçek bir olaydır. Bkz

Küçük Siren 5. Bölüm

Etiketler

, , , , , , ,

-Sahne I –

Senghil Çukha Hamnidaaaa, Senghil Çukha Hamnidaaaa.

Senghil Çuka Hamnidaaaa Haneulll 😀

Ceren iyi ev sahibi pozunda Korece doğum günü şarkısını söylerken çok neşeliydi, bahçedeki fenerler usulüne uygun şekilde söndürülmüştü. Ceren gülücükler saçarak pastayı tutuyordu ki  Haneul’un dibine kadar geldiğinde birden ateş basmıştı tüm yüzünü, masadaki herkes pastayı görünce hemen parti havasına girmişti ama Ceren bir anda nasıl bu kadar girişken olduğuna şaşırıvermişti. Daha bir hafta önce pansiyona gelen bir yabancı için bacakları zangır zangır titrerken elinde ışıl ışıl yanan bir pasta tutuyordu. Delirmiş olmalıydı ama işte tam karşında duruyordu Hanuel.

Şimdi mumların ışıltısı pastanın üzerinden etrafa yayılmışken sanki aralarında ışıktan yapılmış bir perde süzülüyordu. O ışıltılı perdenin gerisinde Haneul şefkatle ona bakıyordu. Neden öyle bakıyordu ki, Ceren gözlerini ondan alamıyordu. Bu güzel bakışlı adama kitlenip kaldıkça daha da heyecanlanmıştı. Geldiğinden beri Haneul’a hiç bu kadar yakından bakmamış meğer. Bu  dudaklar bu ufak fem onun muydu? Bu biçimli burun nasıl da yüzüne kusursuz bir hava veriyordu. Yumuk yumuk  badem gözleri yağmur yüklü bulutlara benziyordu, gözünün çizgisi keskin ve geniş olmasına rağmen göz halesi çok ufaktı. Bu kadar yakınında durduğunu bilmese çok uzaklardan ona baktığını sanırdı.

Ceren eşikten Haneul’un yanına kadar hepi topu 3-4 adım atmıştı ama ona dünyanın en uzun yolu gibi gelmişti. Ivy ile yaptıkları plana göre önce Haneul’un pastası sunulup dilek dilemesi istenecekti, sonra Ivy elinde başka bir pastayla Kaan ve Aslı’nın 3. Yıldönümü kutlayacaktı. Ceren planlandığı gibi pastayı biraz daha yükseğe kaldırarak Haneul’den mumları söndürüp dileğini dilemesini isteyecekti ki birden bir gölge geçip gitti gözlerinin önünden.

Andersen – Bütün gece seni mi bekleyeceğiz Haneul, sen söndürmezsen ben söndürürüm işte böyleee!

Mumların bir anda sönmesiyle Ceren kendine gelmişti. Haneul bu defa Andersen’e verecek cevap bulamamış etrafına şaşkın şaşkın bakıp gülmekle kalmıştı.

Belli belirsiz Ivy’nin sesini duyar gibi oldu Ceren, ikinci pastada bahçeye girivermişti. Kaan ile Aslı mumları söndürdüğünde oluşan karanlık loş havayı, bu defa da gözünü tek tek açan rengarenk bahçe fenerleri dağıtıverdi. Tüm ilgi Kaan ve Aslı’nın üzerindeydi şimdi. Aslı duygulanmış, gözlerinde tomurcuklanan gözyaşlarını siliyordu. Kaan onu neşelendirmek için pastaya buladığı parmağını Aslı’nın yüzünde gezdirdi. Tabi hemen akabinde aynı titizlikle buselere boğdu Aslı’yı, Kaan’ın kendine has bu kutlama etkinliğinden sonra Aslı’nın yüzünde tek bir zerre kalmaması, herkesten bir alkış koparmaya yetmişti.

Kaan – Herkese çok teşekkür ederiz. Böyle bir sürprizi eşimde ben de beklemiyorduk. Ceren hanım, izninizle içerideki piyanoyu kullanmak istiyorum.

Işıl ışıl etrafa gülümseyen bu çifte nasıl hayır diyebilirdi ki Ceren.

Ceren – Elbette, lütfen içeri buyurun…

-Sahne II –

Ceren ve bahçedeki diğer bayanlar imrenerek bakmıştı bir anda Aslı’ya. Pastalar servis edilmiş, ağızlar tatlanmışken, Kaan şimdi piyanonun başına geçmiş, kendisini buğulu gözlerle izleyen Aslı’ya güzel bir ezgi çalmaya başlamıştı.

Kaan- Bu şarkıyı Aslı ile ilk görüşmeye başladığımızda söylerdim, o zamandan bu yana çok yol kat ettik gerçi 😀 Ama daha yolun başında olanlar için de gelsin bu şarkı. Umarım onlarda bizim gibi mutlu sona kavuşurlar.

Kaan bunları söyledikten sonra, Aslı’nın aşk grafiğini ucundan accık karıştırmış olacak ki, Andersen ile Ceren’e muzip bir bakış atıp önüne döndü. Ceren irkilmişti birden ama Andersen neyse ki imayı anlamıştı. O da utancını bastırarak duymazdan gelmişti böylelikle. Haneul bozulmuştu bu duruma, bir Ceren’e bir de Andersen’e bakmış, sonra da “yok canım, olmaz öyle şey” der gibisinden kafasını çevirmişti. Kaan yüzünden yine de içine kurt düşmüştü, belli ki bundan böyle gözü ikisinin üstünde olacaktı.

Gong Yoo – I’m in love (Türkçe söylediğini hayal ediniz 🙂 )

Daha ilk buluşmamızda senden hoşlandığımı söylemek, benim için de kolay değil.

İlk konuşan ben olmazsam eğer, korkarım ki seni elimden kaçırabilirim.

Metnin dışına çıktım, söyleyeceklerimi de şaşırdım biraz,  sonra yine sildim başa döndüm.

Bu böyle tekrar tekrar sürüp gitti.

Sana olan aşkım daha da derinleşirse eğer, sonunda acı vermeye başlayacak sadece

Korkularım zihnimde dolanıp duruyor, söylediklerimde ciddiyim.

Tüm kalbimle dua ettiğim, özlemini çektiğim kişi… O kişi sensin biliyorum.

Aşığım…

Aşık oldum…

Sen yanımda olduğun müddetçe korku nedir hissetmem artık.

Ah Dünya ne de güzel.

Haneul, bu salonda ikinci kez piyano çalındığına şahit oluyordu. Ama Ceren ve Demir’in anlattıklarından biliyordu ki eskiden hiç susmazmış bu piyano. Bunu düşünmek ona tuhaf bir duygu vermişti. Ceren’in büyüdüğü bu ev şimdi bir pansiyondu ve piyanosunu gözünü kırpmadan bir başkasının çalmasına izin veriyordu. Yüzünde hiç bir isteksiz ifade yoktu, gözünü kırpmadan insanlarla paylaşıyordu yuvasını.

Bu nasıl bir histi acaba, Haneul evini Andersen’la bile paylaşmaya zar zor dayanıyordu. Şimdi bu koca evde Ceren yalnız tek bir odaya sahipti, onu da Aydan’la paylaşacaktı belli ki. Ceren’e baktığında aya tutulup suları çekilmiş ıssız bir koy görüyordu. Denizin süpürüp götüremediği yalnızca ağır taşlardı… Onun da içinde kala kala o ağır taşlar misali bu ev mi kalmıştı?  Bunları düşünürken Aydan Haneul’un bakışlarını fark edip Ceren’e işaret çakmıştı, Ceren başını çevirip Haneul ile göz göze geldiğinde yine o şefkatli bakış ile karşılaştı. Bir şey diyecek oldu her ikisi de, ama sözleşmiş gibi bakışlarını çevirip Kaan ve Aslı çiftini izlemeye devam ettiler.

Şarkı bittiğinde, evin havası çoktan değiştirmişti. Kaan kalkar kalkmaz yerinden, Aydan Aytekin’i sürükledi bu defa piyanonun başına.

Ceren gibi kuzenleri de müzik konusunda yetenekliydi. Aytekin piyano, Aydan ise keman ve yan flüt konusunda oldukça iyiydi. Piyanonun başına geçen Aytekin, ne çalacağını bilemez halde baktı tuşlara. Göz ucuyla Ceren’e baktı, yardım ister gibiydi belli. Ceren de havada hayali notalara basar gibi yaptı, Aytekin anlamıştı hemen hangi şarkı olduğunu, bakışlarını tuşlara devirip bir iç geçirdi. Geçmiş yılların hırsını çıkarır gibi çalmak istiyordu ama sonra vazgeçti, artık eskisi gibi hırçın bir çocuk değildi. Ceren’in tavsiyesine uyup huzur veren o besteyi çalışmaya başladı.

Pachelbel- Canon in D Major

Aydan ve Aytekin’in çocukluğu 80’lerin Almanya’sında geçmişti. Ceren ve ikizler şansızlıklarını ailelerinden almış olacaklardı ki, hayatta hep aksiliklerle boğuşmuşlardı. Almanya’da hep “öteki”ydiler. 93 yılında yaşanan Solingen Katliamı’da bu duruma tuz biber ekmişti. Anneleri Suna Hanım kültürlü bir hanımdı ama eşinin sürekli yer değiştirme isteğinden dolayı, çocuklarını güvenle bırakıp işe gidebileceği bir düzen oturtamamıştı. Haliyle anneleri sürekli geri dönmek istiyordu ama babaları inatla kalıp turnayı gözünden vurmak peşindeydi, buna rağmen bir türlü dikiş tutturamamışlardı Almanya’da.  Babaları suçu kendisinde aramaktansa başkasında aradığı için, her batırdığı işten sonra milleti suçlayıp, kendisine layık(!) olacak başka bir şehirde başka bir işin peşine düşerdi. Ama anneleri Suna Hanım yani Ceren’in teyzesi daha fazla dayanamayıp çocuklarıyla birlikte memlekete geri dönmüştü en sonunda. Dönmeseydi de n’apsaydı kadıncağız.

Aytekin Almanya’daki son yıllarında birdenbire hırçın bir çocuğa dönüşmüştü, babasından çok kötü etkileniyordu, o iyi huylu ve narin ruhlu çocuk gitmiş yerine asi biri gelip yerleşmişti. Bu yüzden notları düşünce ilkokuldan sonra Hauptschule adı verilen ortaokula başlamıştı. Ama Aydan’ın notları her zaman iyiydi, Gymnasium adı verilen yüksek dereceli liseye gitmeye hak kazanmıştı. Ama Suna Hanım çocuklarının ayrı düşmesine, Aytekin ile Aydan arasındaki bu uçurumun büyümesine daha fazla dayanamamıştı. En sonunda Türkiye şartlarında liseye başlayacakları yaşa geldiklerinde, memlekete ani bir dönüş yapma cesaretini göndermişti. Öyle ya liseyi huzurlu geçirdikleri takdirde istedikleri üniversiteye de gidebilirlerdi. Onlarda kendilerini Foça’da bulmuşlardı sonunda.

Aytekin Foça’ya geldiklerinde çok fazla mırın kırın etmişti ama çok geçmeden ruhundaki yaralar sağılmış, bir yere ait olmanın getirdiği huzuru tadıvermişti. Demir ile Foça’nın derme çatma yelken kulübüne de gidip geliyor, hatta yazları kız kardeşiyle birlikte turistler için tekne turlarında rehber olarak çalışıyordu. Bu kasabada artık “öteki” değillerdi. Çünkü Foça, oranın yerlisi Mübadil göçmenlerinden tut sonradan çalışmak için gelip yerleşenlere kadar bir çok kişi için ilk durak değil tam tersine son durak olmuştu her zaman. Belki de Karataş’ın hikmetiydi bu, o görünmez efsanevi taşa ayağını basanın Foça’dan bir daha ayrılamadığı söylenirmiş. Ama bu başka bir hikaye… Gelin biz Kaktüs Çiçeği Pansiyonu’nda kaldığımız yerden devam edelim.

– Sahne III –

Üst üste sergilenen bu müzik ziyafetinden sonra, Ceren’de gözleri dolu dolu izlemişti herkesi. Sonunda pansiyona can gelmişti. Yalnızlık bitmişti.

Gecenin sonunda Ceren ve Demir arka bahçeyi derleyip toplamış, misafirler ile birlikte içeri geçmişlerdi. Aytekin, Aydan’ın eşyalarını Ceren’in odasına çıkarırken, Ceren’de peşine düşmüştü onların. Aydan’ın yeri hazırdı odasında, Aytekin’i ise boş odaya yerleştirmeye ikna edememişti bir türlü.

Aytekin – Benim kız kapıda beni bekliyor, ben onda kalacağım.

Ceren – Aylardır denizdesin, göçebelikten için dışına çıkmış olmalıydı çoktan ama hala bir rahat edeyim, odama yerleşeyim demiyorsun. Kurtlu musun nesin?

Aytekin – Ben, benim kızla çok mutluyum, lütfen aramıza girme kuzencim 😀

Ceren – Benim için hava hoş valla, ben seni düşündüğümden söylüyorum. Neyse hadi göster bakalım bana da kızı, bir de ben yakından bakayım. Müşterilerle ilgilenmekten göz atamadım doğru düzgün 😀

Az sonra Aytekin, pansiyonun önüne park ettiği son model gümüş rengi karavanını takdim ediyordu kaktüs çiçeği ailesine.

“Ya çok güzel, kaça patladı peki bu, 2-3 araba parası eder kuzen bu. Bende mi kruvaziyerde çalışsam, n’apsam? :D” dedi Ceren cin bakışlarıyla.

Aytekin – Tek başına almadım tabi ki Aydan’dan da yardım aldım 😀 Hem de hiç karşılık beklemeden. Di mi Aydan 😀

Aydan – Hee-he bekle sen! Hiç boşuna hayal kurma. En geç bir sonraki yaza isterim ben parayı 😀

Aytekin – Sanki sen de kullanmayacaksın. Sonra benden istersin anahtarını, yok şuraya gidecem yok buraya diye.

O sırada Ivy fısır fısır Demir’e bir şeyler söylüyordu.

Ivy – Demir, arada biz de mi ödünç alsak ne? 😀 Maksat karavanla gezmiş olmak yoksa senin külüst.. öhöm klasik arabanla gezmek de güzel yanlış anlama.

Demir – Aman boşver, ne gerek var, karavanla gezip de n’apcaz Ivy, ekmek arası köfte mi satacağız?

Ivy – Yaağ niye oyun bozanlık yapıyorsun ki? Hani ben ne istersem yapacaktık, balayı da yapamadık zaten, hıh!

Demir, Aytekin ile Aydan’ın bu kadar çabuk gelmelerine çok sevinmişti, böylelikle pansiyonu rahatlıkla bırakıp, Ivy’yle güzel bir balayı geçirebileceklerdi. Ama o zamana kadar Ivy ile hafiften dalgasını geçecekti. En güzel sürpriz, sürpriz olandı ne de olsa! 😀

Aydan – Artık içeri geçelim mi Ceren, ölüyorum yorgunluktan, şefimizde yeni sevgilisiyle takılsın bakalım 🙂

-Sahne IV-

Protect the Boss MV – “Let Us Just Love” (drama OST)

Haneul, yeni odasına geçtiği için pişman olmuştu çoktan, diğer koridorda olsalardı ne güzel dikizlerdi Ceren’leri camdan. Tatile geldiğini unutmuş, sürekli Ceren’i takip eder hale gelmişti. Ayaklarını sürte sürte günlük gezilerine gidiyordu ama bıraksalar tatili unutup pansiyonda bile çalışırdı.

Yatağına yattığında uykusu gelmiyordu, Andersen’in odasından henüz daktilo sesi gelmeye başlamamıştı, acaba uyuyor muydu? Odasının penceresinden dışarı sarkıp, Andersen’in açık camından yanan ışığı gördü. Henüz uyumadığına sevindi. Seslensem duyar mı acaba diye düşündü.

Haneul – Hanss, pıssttt… Hanss!.. Len Hanss!.. Bağırttırmasana beni camdan, beni duyuyorsun biliyorum, pist kime diyorum?

Andersen, yaşlı teyzeler edasıyla pencereye dirseklerini dayayıp, “Hayrola komşu noldu? Sen beni hiç çağırmazdın” dediğinde, Haneul birden yumuşadı sinsice. Kaan’ın, Ceren ile Andersen’e imalı imalı söyledikleri aklındaydı hala, ağzını yoklamak istiyordu belli ki 😀

Haneul – Öhöm ne güzel bir akşam oldu değil mi? Yıllardır ilk defa doğum günümü çalışırken kutlamadım.  Ceren de ne güzel bana pasta hazırlamış. Çok iyi bir kız.

Andersen – Sırf sana pasta getirmediler ki, yeni gelen çifte de pasta getirdiler. Ama Ceren çok tatlı bir kız, çok anlayışlı. Çok sevdim ben de 😀

Haneul – Ama benim pastamı Ceren getirdi, Ivy’de getirebilirdi sonuçta.

Bunları söylerken bir yandan gülümseyip bir yandan dişlerini sıkıyordu, Andersen’e karşı kibar olmak bazen çok zor oluyordu onun için 😀

Andersen – İşi gereği mecburen müşterileriyle ilgilenmek zorunda kızcağız. Yoksa sana özel bir şey olduğunu sanmıyorum.

Haneul – Hadi ordan kıskanç, senin doğum günün değil de benim doğum günüm olduğu için kıskandın değil mi?

Andersen – Ne kıskanacağım seni peh.

Haneul – Tabi tabi, bir izin vermedin ki mumumu üfleyeyim. Ne güzel…

Burada cümlesini tamamlayamamıştı.

Andersen – Ne güzel… ne?

Haneul – Ne güzel… ee dilek dileyecektim ben. Ama sen gelip atmosferi bozdun.

Andersen – Mum söndürmekle dilek mi gerçekleşirmiş, biraz gerçekçi ol. Ama çok istiyorsan ben sana yarın bir kutu kibrit veririm onları yakar yakar durursun.

Haneul – Ben senin kibritlerini de, mumlarını da istemiyorum, ben… ben.. neyse tamam, yine ne yaptın ettin sinirimi bozdun. Yatacağım ben, kaybol gözümün önünden.

Andersen –Ben gitsem n’olur gitmesem n’olur! Pencerede mi yatacaksın? Asıl sen git yatağına hıh!!!

Haneul – Oraya gelirsem!

Andersen – Ne olurmuş gelirsen!

O sırada Ivy arka bahçede bıraktığı hırkasını almaya gelmiş ama sesleri duyup üst kattakilere kulak kabartmıştı. Bir çekirdeği eksikti elinde, hatta Andersen ile Haneul’un eline de tıkıştırsaydı yeriydi, tam mahalle karıları gibi camdan cama kavga ediyorlardı.

Onları dinleyeceğim diye gizli gizli duvarın dibine saklanmak isterken ayağı bir sandalyeye takılmıştı yalnız. Çıkan gürültüyle irkilen Haneul ve Andersen kavgayı bırakıp korkuyla bahçeye baktılar.

Bahçe bomboştu, tam pencerelerinin dibinde ise duvara sarılmış sarmaşıklar vardı.

Sarmaşıkların altında Ivy korku dolu gözlerle ne yapacağını bilemeden duvara sinmişti. Haneul sarmaşıkları çekiştirip aşağısını görmeye çalışıyordu ki aralanan dallar arasından kedi gözü gibi parlak bir şeyi görür gibi oldu, sanki dalların arasında bir çift parlak yeşil göz Haneul’a bakıyordu. Haneul altına yapmak üzereydi, Andersen çoktan sıvışmıştı bile… Tam o sırada

Ivy – Miyavvv Miyavv

Kedi ciyaklaması duyunca Haneul, refleks icabı kendini geri çekmişti, sanki panter var karşısında ama yine de pencereden içeri sıvışmıştı kedi miyavlamasıyla. Bir yandan da kedi olduğuna seviniyordu o şeyin. Ya birisi duysaydı konuştuklarını, Ceren her halükarda yalnız bir genç kadındı, akrabaları onun bu konuşmalarını duyup, onu kızlara sarkan sapık biri sanabilirlerdi. Pansiyondan atılma korkusu sardı birden Haneul’u. Ne güzel doğum gününe şen şakrak başlamıştı. Şimdi kedi miydi değil miydi bilemeden o bir çift gözün korkusuyla yatağına yatmıştı. En kötüsünü düşünüp olası yeşil gözlü kişileri gözünün önünden geçirdi.

İlk sırada Aytekin vardı ama o değildir kesin diyordu. O olsa saklanmaz, kafa göz dalardı her Akdeniz erkeği gibi. Bunları düşünürken Aytekin’i Sicilyalı Mafya Babaları giyinmiş gibi hayal etti. O görüntüyü başını sallayarak kovduğunda geriye Ivy ve Aydan kalıyordu.

Eğer Ivy ise Demir’e söyleyebilirdi, Aydan ise Aytekin’e.

Bu defa da hayalinde kendini bir sorgu odasında buldu. Demir iyi polis, Aytekin kötü polisti. Ağzından laf almaya çalışıyorlardı.

Demir – Haneul, sana son bir şans tanıyoruz. Bize doğruyu söyle. Yoksa arkadaşım Aytekin zorla seni konuşturmak zorunda kalacak. Şimdi söyle bakalım…

O mumu Andersen değil de sen üfleseydin ne olacaktı, aklından neler geçiyordu! Korkma sana bir şey yapmayacağız.

Haneul – Şey ben ben…

Demir – Evet sen

Haneul – Ben sadece dilek dileyecektim

Aytekin – Ama Ne Dileyecektinnn! Çabukk Konuş!!!

Haneul – Yemin ederim çok masum bir dilektiğğ

Aytekin – Doğruyu söyleee Namısssızzz! İtiraf et kuzenimde gözün var, itiraf ettt, itiraf et!!

Haneul – Hayır

Demir – Evet

Haneul – Hayır

Demir – Evet

Aytekin – Hayır

Haneul – Evet… ay hayır hayır hayır

Aytekin – Ahanda itiraf ettin işte, seviyorsun işte.

Haneul – Yeter tamaaam. Evet ulen seviyorum… seviyorum… seviyorum!!!

Haneul kan ter içinde “seviyorum ulen” diye sıçramıştı yatağından, altüstü Andersen’in ağzını yoklayacaktı şimdi düştüğü duruma inanamıyordu. İlkokul çocukları gibi okul koridorlarında rezil olmaktan korkuyordu sanki. Herkes onu parmakla gösterecek “Haneul, Ceren’i seviyor” diye dalga geçecekmiş gibi korkuyordu bir nevi.

Haneul – Sakin ol oğlum, kesin kedidir, olmasa bile gayet normal bir şekilde doğum günümden bahsettim, hatta pansiyonu övdüm sayılır, müşteri memnuniyeti değil de nedir ki bu! Tabi ya aynen öyle, soran olursa böyle derim. i love turkey, kebap derim olur biter 🙂 Evet bak, bu güzel cevap. Hadi oğlum yat artık, düşünme bunları!

-Sahne V-

Demir- Ivy nerede kaldın?

Ivy – Geldim, geldim hihi 😀

Demir – N’oldu?

Ivy – Hiiiç 😀 Ben bir kızların yanına gidip geleyim mi? bir şey söyleyemeyi unuttum.

Demir – İyi hadi söyle bakalım, bekliyorum ben seni.

Ivy koşa koşa Aydan’ın yanına gitmiş, fısır fısır bir şeyler söyleyip geri dönmüştü. Ceren’e bu dedikoduyu vermek Aydan’a kalmıştı belli ki 😀

Ivy – Hadi gidelim aşkım 😀

Demir – Bu bakışlar ne öyle? Gene aklından neler geçiyor da böyle gülüyorsun 😀

Ivy – Gülüyorum çünkü kocam bana Nazmi Usta’dan Girit Sakız Dondurması ısmarlayacak. Pasta yemekten içim yandı, bana şöyle güzel kağıt helva arasında bir dondurma ısmarlarsın artık! 😀

Demir – Sen yine bir şeyler çeviriyorsun ama hadi bakalım! Çıkar yakında kokusu 😀

Pansiyon Küçük Deniz adı verilen sahil şeridinde bulunuyordu, Ivy ve Demir’in evleri ise yine sahil üzerindeki Beş Kapılar Kalesi’ni geçtikten sonra önlerine çıkan Büyük Deniz sahili üzerindeydi.  Dondurmalarını da aldıktan sonra bu güzel sahil yolunun tadını çıkara çıkara evlerine döndüler.

-Sahne VI-

Aslı ile Kaan keyifle odalarına çekilmişken, Aytekin karavanıyla tamda pansiyonun kapısının önünde nöbetçi asker gibi duruyordu. Aydan ile Ceren ise eski günlerde ki gibi bıcır bıcır konuşup duruyorlardı. Aydan, Ceren’e duyduklarını anlatmak istiyor ama ondan önce Ceren’in ağzından Haneul’e karşı boş olup olmadığını öğrenmek istiyordu. Tam ağzını yoklamak için sorular soracakken Ceren yeni bir şey anlatmaya başlıyordu. En sonunda ikisi de yorgunluktan yatağa seriliverdiler. Aydan tam gözünü yumacaktı ki, tangır tungur sesler gelmeye başladı, Ceren’de hiçbir tepki yoktu ama.

Aydan – Ceren bu ne???  Duymuyor musun sesi?

Ceren – Hangi sesi? Aaa o mu? Andersen daktilosundan geliyor, kendisi acemi bir yazar da. Geceleri hep bu saatte daktilosunun başına geçer, alışırsın ama sorun etme 😀

Aydan – Nasıl sorun etmem ya, daktilo mu kaldı bu devirde, tam acemiymiş evet!

Ceren – Öyle deme ya, biraz şahsına münhasır biri o kadar. Sen uyumana bak, olmadı mp3 çalarını al da öyle yat 😀

Aydan – İyi bakalım, öyle yapalım, müşteri velinimetimizdir ne de olsa!

-Sahne VII-

Andersen, kaç gündür bir şeyler yazmaya çalışıyor ama ne zaman yazmaya çalışsa, alt kattaki salondan hüzünlü piyano sesleri geliyordu. O eğlenceli şeyler yazmak isterken bu depresif şarkılar onu melankolik yapıyordu. Yazdığı masallara yeni bir soluk getirmek istiyordu, bu defa mecbur mutlu son yazacaktı ama işte konsantre olamıyordu bir türlü.

Piyanoyu çalan kesin Ceren’dir diyordu her defasında, o yüzden şikâyet de edemiyordu. Ceren’de ona daktilo kullanması konusunda anlayışlıydı sonuçta.

 Andersen, önceki gecelerde olduğu gibi bu gecede tüm yazdıklarını çöpe gönderdikten sonra mutsuz bir şekilde yatağına yattı. Ve uykusunda bile o hüzünlü sesler ona eşlik etmeye devam etti…

5.Bölümün Sonu

Not: Almanya’daki Eğitim Sistemi Bakınız

Not 2: Pachelbel- Canon in D Major- Aytekin’in çaldığı parça Kyle XY: Kyle Hears Amanda Play the Piano

Küçük Siren 4. Bölüm

Etiketler

, , , , , , ,

-Sahne I-

Haneul – “Ben bu mayoyu yakmıştım, sen onu nasıl ? Nasıllll,  Nasıl!!!!”

Andersen –Açıklayabilirim…gluk.. bavulumu boşaltıyordum…eee … Ahaha bir de baktım ki orda duruy…!!!

Haneul – Sus, (bunu derken bir parmağıyla Andersen’in ağzını kapamayı ihmal etmez). Kıre kıre, anladım ben seni ama şimdi sen de beni dinleyeceksin…

Haneul bunları söylerken Andersen’i kibarca odasına sürükleyip pencereden dışarı  bir şeyler göstererek tulum mayonun zararlarından, yerine göre nasıl giyinilmesi gerektiğinden bahsetmeye çalıştı, hop oturup hop kalkıyordu ama Andersen’i önünde sonunda topluma kazandıracağına dair umudu sapasağlamdı, Ceren onu bu halde görse “ahh canııım ne de sabırlı, ileride neka-da iyi bir baba olacak” derdi kesin 😀

Sahne II –

O sırada Alt Kat…

Ivy güzelce kanepeye yerleştirilmiş ayıltılmaya çalışılıyordu. Ceren bir yandan Ivy’i uyandırmaya çalışırken bir yandan da Demir’i sakinleştirmeye uğraşıyordu.

Demir – Ivyğğğ, yeşil eriğğim aç gözleriniğğ 😦

Ceren – Uyanmaya başladı, bir şeyler sayıklıyor bakın.

Ivy – … hıh? Hoo? .. Joe? Iıı ığ yo yo! Willi-amm? Jack? Cırt cırt  Averell?… hııı Averell Daltooon !!!

Bir dakika önce yerle yeksan yatan Ivy, bir hışımla yattığı yerden kalkıvermiş etrafına bakıyordu şaşkınca 😀

Ceren – Heh sonunda kendine geldi, son gördüğü şey’i de hatırladığına göre kötü bir şeyi yok 😀 Demir çekil aradan sen bakiiim, Ivyyy canım iyi misin? Yorgunluktan bayıldın galiba.

Ivy – Dalt(on)!!!… Ama bi saniye nasıl geldim buraya… aaa doğruya bizim eve gidemezcdim kimse yoktu… ben de direkt buraya geldim… Hava da sıcaktı bir de yolda pek bir şey yemedim ondan galiba… Hem bir an için şey… gördüm merdivenlerde şeyyy… neyse önemli değil, iyiyim ben 😀

Ivy’nin kafası karışmıştı ama iyi hissediyordu biraz daha, Ceren’in arkasında mahsun mahsun bakışlar atan Demir’i görünce gözleri ışıl ışıl parıldamaya başlamıştı bir anda 😀 Ceren’i kenara fırlatıp Demir’e sarılması bir oldu 😀

Ivy – Aşkitommm, çok özledimya seni ben 😀

Demir’de istemem yan cebime koy der gibi hem Ivy’yi kollarına almış hem de trip atıyordu hafiften.

– Ben sana küstüm çiğ tanem, neden haber vermiyorsun bana, ya sana bir şey olsaydı meleğim. Ne yapardım ben sonra hı?

Ivy – Sürpriz yapmak istedim amaağ… gerçi beceremedim, affet hı? 😀

Demir’in bakışından Ivy’e zumm yaptığımızda, Ivy’nin omzunun gerisinde tatlı tatlı açılıp kapanan kanatları rahatlıkla görebilirdiniz, Ivy o haliyle cidden bir meleğe benziyordur. Gerçekte ise düştüğü yerden Ceren ona bir başka bakıyordur ama neyse, hem hata Ceren’deydi. Kim dedi ki ona, yeni evli çiftin arasına gir diye 😀

Demir – Şaka yaptım bir tanem, hiç sana küser miyim? zakkum yaprağım benim 😀

Demir ile Ivy’nin cıvıldamaları sürerken Ceren’in asık suratının yerini de tatlı bir gülümseme aldı. Birbirine yakışan bu kadar güzel bir çift tanımıyordu. Demir’in ailesi kendini bildi bileli birbirine sıkı sıkıya bağlı insanlardı. Demir’in ailesinden gördüğü o mutlu ve güven dolu atmosferi kendi evliliğine yansıtacağı da çok belliydi.

Demir ile hiç tanışmasaydı Ceren belki de mutlu sonlara hiç inanmayacaktı, Egemen pisliği hayatına girip sonra da bir güzel çıkmasaydı mutlu sonlara olan inancı daha da pekişecekti aslında ama bunu düşünmenin sırası değildi şimdi.

Egemen’i bir anlığına bile olsa aklından geçirmişti oysa ki… İsmi lazım değil, daha doğrusu hayal meyal hatırladığı bir masal vardı… Denizden çıkan bir kız sevdiğinin peşinden gitmek için ailesini terk ediyordu ama sevgilisine kavuşamıyordu, evin yolunu da bulamıyordu… Anılarının derinliklerindeki o kaybolmuş kızcağız gibi hissediyordu kendisini, bu evden ayrıldığında annesi hala hayattaydı şimdi ise yapayalnızdı. Demir olmasaydı ne yapardı, zaten kardeş diye ilk onu tanımıştı şu hayatta. Sonradan aralarına katılan kuzenleriyle birlikte de tek kardeş sendromundan kurtulmuştu neyse ki ama elinden kayıp giden şeylerde oldu yıllar içinde, annesi de onlardan biriydi. Annesi de yolunu kaybetmişti bir zamanlar, sonra Ceren’de onunla aynı kaderi paylaşmaktan kurtulamamıştı, hayat hep böyle mi sürecekti onun için, hiç çıkış yok muydu yani?

Demir ile Ivy’e baktıkça gerçek mutluluğa dokunacak kadar yakın hissediyordu kendini, ama tek başınayken kaderine bu kadar da güvenmiyordu.

Ceren içine düştüğü koyu düşüncelerden sıyrılarak ayağa kalktı, madem bu tatlı çift sonunda yeniden bir araya geldi, hemen bir kutlama partisi hazırlamalıydı o da hemen.

Ceren- Ivy’cim sana leziz bir sofra kuralım önce sonra eve gidip dinlenmek istersin belki, ne dersin?

Demir – aaa olmaz ellerimle ben hazırlayacağım sofrayı…

Ceren – Sen Ivy ile ilgilenseneeğ, ben hazırlarım sofrayı !!!  Demir – İyi beeğğ 😀

Ceren heyecanla mutfak tarafına yönlenmişti bile…

-Sahne III-

Arka bahçe aylardır bu kadar hareketlilik yaşamamıştı, bahçeye bakan taş duvara sinmiş sarmaşıklar heyecanla titreşiyordu. Onlarda sevinmişti evdeki bu hareketliliğe, hele ki dipteki zakkumlar sevinçten çığlık çığlığaydılar 😀 Sarhoş edici kokuları her yana dağılmıştı o sevinçle …

Yine bereketli bir sofranın başına toplandı herkes, gerçi Haneul ve Andersen hala yukarıdaydılar. Ceren çaktırmadan sofradan kalkıp üst kata doğru seğirtmek üzereydi ki Haneul ve mahcup bir şekilde boynunu büken Andersen yanlarında dikilmişti. Andersen’in üzerinde bu defa bermuda şort ve hafif bol polo yaka bir tshirt vardı, çok canlı renklerdi ama yakışmıştı niyeyse  😀 Ceren Andersen’in o halini görünce gülmemek için zor tuttu kendini ama cidden Andersen’in o süt dökmüş kedi halleri çok sevimliydi. O yüzden hiç sesini çıkarmadan sofraya davet etti onları.

O sırada Demir ile Ivy fısır fısırlardı, Ivy boğazından azıcık lokma geçince çevresini algılayacak hale gelmişti bile. Ceren’i daha önce de görmüştü ama kısa zamanda bu kadar değişmesine çok şaşırmıştı, daha önce gördüğü kız çok içine kapanık ve suratsızdı. Düğün sonrası yemekte olanları düşününce bir an irkilmişti. Demir’in bahsettiği o neşeli çocukluk arkadaşının tuhaf biri çıkması onu çok şaşırtmıştı o zamanlar. Ama şimdi tamda o bahsettiği gibi birine benziyordu. Kapıdaki iki adamı çözememişti gerçi, polo yakalı bir yerden tanıdıktı ama çıkaramamıştı şimdi, diğeri ise gayet hoştu, Ceren’e karşı da pek boş görünmüyordu. İki dakikada Demir’in ağzından, bu iki herif kimdir necidir bütün bilgileri almıştı. İçindeki çöpçatan ruhu akın akın ortama dalmak istiyordu ama önce bol bol bilgi toplamalıydı 😀 😀

Ceren ısrarla sofraya davet ediyordu onları ama ikisi de yan gözle acaba Demir-Ivy çifti bizi yanlarına alır mı diye kuşku dolu bakıyordu 😀 Demir ve Ivy’nin hiçbir şey olmamış gibi onları masaya davet etmesiyle de yine uzun bir sohbete girişilmişti. Muhabbetin koyulaşması Ceren’in işine geliyordu çünkü çaktırmadan bütün Foça esnafına telefonlar yağdırıyordu, balıkçılardan tutunda pastacıya kadar her şeyi planlamıştı. Herkes sofradan kalktığında artık milleti postalayıp partinin tüm hazırlıkları tamamlamayı planlamıştı.

Tam da Ceren’in istediği gibi Haneul ve Andersen uygun nizam ( 😀 ) denize giderlerken, Ivy ve Demir’de evin yolunu tutmuşlardı.

Önce salona el attı, yukarı kattan gramofonu indirdi, plakların tozunu alıp piyanoya yakın bir yere yerleştirdi, gözü nota defterlerine kaydı, yıllardan sonra en sevdiği parçalara buruk bir mutlulukla baktı. Ama kendisini toparlayıp öncelikle pansiyona yakın yerlerden mutfak alışverişini yaptı, koşa koşa geldi pansiyona, salona tekrar çeki düzen verdi, Demir’in komik küçüklük fotoğraflarını buldu albümlerden, bir süre deli gibi güldü kendi kendine, sonra acelesi olduğunu hatırlayıp tekrar işe koyuldu 😀 😀 O sırada Haneul gelmişti, ona da açıklama yaptı. Haneul geldiğinden beri hiç müşteri gibi davranmıyordu, Ceren’de o samimiyetle partinin detaylarını onunla paylaşmıştı. Haneul’un gözleri parlamıştı yine, eğer yardım ederse sabah ki olayı unutturabileceğini söyleyip Ceren’in peşine takılmıştı. Sofra için hala eksikler vardı, o bahaneyle birlikte tanıdık esnafı ve balıkçıları dolaştılar. Ceren uzun zamandır mutfağa girmediği için biraz telaşlıydı ama içi içine sığmıyordu.

Haneul Ceren ile çıktığı kısa kasaba turunda bolca fotoğraf çekmeyi ihmal etmiyordu. Hiç ayrılası yoktu buradan, daha bu sabah buraya adım attıklarına inanamıyordu. Sanki aylardır buradalardı (3 bölümü 3 ayda yazınca oluyor öyle Haneul’um ,suç sende değil bende 😛 yaz bitti be makino 😀 neys ).

Ceren çok konuşkandı, kasabanın neresine giderse gitsin anlatacak birçok şey buluyordu. Yanlarından geçtikleri eski evlerin geçmişlerinden bahsettiği kadar insanların geçmişinden de bahsediyordu, özellikle de karşı kıyıdan gelen Türklerden çokça bahsetmişti, Haneul’un bildiği Türkler Asya’dan göç etmişti sırf ama Ceren’in sözünü ettiği kişiler genelde Balkanlardan ya da Yunan adalarındandı. İçlerinde bir tek Demir’in ailesi Kırım’dan gelmişti, hiç değilse onda Asya’nın izleri vardı diye düşündü 😀

En son uğradıkları yer pastaneydi, Ceren düğün pastası ısmarlatmıştı, neden  düğün pastası dediğinde uzun hikaye diyerek boynunu bükmüştü Ceren, o da sormaktan vazgeçmişti ama bazı noktalardan Ceren ve Hans arasında ortak noktalar olduğunu sezip gülümseyivermişti. Üç katlı pastanın bu kadar çabuk hazırlanması ayrı bir olaydı zaten ama bu kasabada her şey mümkünmüş gibi geliyordu Haneul’e 😀

Ceren- Bana yardım ettiğin için çok teşekkür ederim, müşterilere iş yaptırmak Türklerin adeti diye düşünmeye başladıysan hiç şaşırmam.

Haneul- Tam tersine siz Türkler çok sıcakkanlısınız bence, gerçi bunu zaten biliyordum ama artık emin oldum diyelim. Bu arada bahsettiğin balık menüsünü çok merak ettim, yoğurt ve balık çok enteresan geldi, bizde tatlı olarak geçer yoğurt yemeklerde kullanılmaz hiç.

Ceren- Yoğurt bizim en eski buluşlarımızdan, biz yoğurttan tuzlu içecek bile hazırlıyoruz. Hatta soda  ile karıştırıp bir gün beklettiğinde nefis bir içecek olur, çok da sağlıklıdır.

Haneul- Hımm çok merak ettim, yoğurdun Türklerin olduğunu duymuştum ama çeşitlerini bilmiyordum. Tek başına yaşadığım için yemek yapmaya çok üşeniyorum, iş güç derken çok iyi beslenemiyorum ama burada çatlayana kadar yemek yiyeceğim sanırım 😀

Ceren – tek başına mı yaşıyorsun? Peki ya  Bay Andersen?

Haneul – aa doğru ya Hans’da var, ama ben onu görmezden gelmeyi yeğliyorum 😀

Ceren – Neden öyle söylediniz ki dışarıdan bakıldığında cidden yakın arkadaş gibi duruyorsunuz. (donk!!! yine aynı mevzu, Haneul çaresizce kafasını karıştırmaya başlamıştı bile)… Yani yakın derken kardeş gibi … abi ve kardeş gibi 😀

Haneul – Öyle öyle kardeş gibiyizdir biz, nasıl oldu nerden girdi hayatıma bilmem ama kardeş gibiyizdir evet 😀

Ceren – Tabi ya ben de öyle dedim işte… Pansiyona da gelmişiz bile, hadi mutfağa o halde 😀

Baris Manco & Kaygisizlar – Trip (To A Fair)

Hızlandırılmış bir şekilde evin içinde olanlara tepeden baktığınızı hayal ediniz 😀 Haneul bir yandan mutfakta Ceren’e yardım ederken bir yandan da gramofonda gelişi güzel plakları takıp dinliyordu,  en çok da Barış Manço & Kaygısızlar’dan Trip’i dinlerken çok şaşırmıştı. Türk Klasik Müziği parçaları arasından böyle bir parça çıkmasına inanamıştı. Acıklı şeyler dinleyecek havada değildi çünkü. Yemek hazırlıkları tamamlanana kadar parçayı başa alıp durdu hiç üşenmeyip.

Yemeklerin yapılışı kolay gibi duruyordu ama çok uğraştırıyordu besbelli, sıcak sıcak servis edilmesi için balıklar tekrar soğutucuya konulduktan sonra, geriye yalnızca misafirlerin gelmesi kalmıştı.

Ceren- Ben bir yoklayayım onları bakalım ne yapıyorlar? … Ve telefonuna sarılmıştı

Haneul – Bu saatlerde geleceklerini söylememişler miydi? Aramasanız daha iyi olur sanki? (Haneul bunları söylerken kaşını gözünü oynatıp duruyordu ama Ceren hiçbir şey anlamamıştı o surattan 😀 )

Andersen – Kimi arıyorsunuz?

Haneul – hiihhğ kapçegi weeğ?  Ceren – ayyğğ ödüm koptuğğ

Andersen – Ah affedersiniz Ceren Hanım korkuttum mu? Bu sefer de fark etmediniz beni demek 😀

Ceren – Yok korkmadım aslında, sorun değil yani 😀 Şey size güzel bir haberim var, bu akşam güzel bir parti düzenliyoruz. Demir ve Ivy’ye kutlama partisi yapacağım. Hazırlıkları Bay Kim’in de yardımıyla bitirdik sayılır. Yemekler hep yöresel olacak umarım sizde beğenirsiniz. (Gerçi size her şey yöresel olur ne yapsam ama işte neyse 😀 )

-Sahne IV-

O sırada Demir ve Ivy evden çıkmak üzerelerdir. Daha doğrusu Demir Ivy’yi zorla çıkarmaya çalışıyordur çünkü Ivy eve bayılmıştır, odalarındaki asma balkondan aşağı baktığında kendini juliet gibi hissettiğini söyleyip durmuştu önce, sonra o güzel evin merdivenlerinden aşağı süzülüp durmuştu en ufak bahanelerle. Burada evler neden bu kadar güzeldi ki, taş evler soğuk gelirdi ona şu zamana kadar ama Foça’ya geldiğinden beri daha çok sevmeye başlamıştı böyle evleri.

Evde onu anlamış gibi, pencerelerinden içeri en parlak en sıcak güneş zerrelerini seçip alıyordu, açık pencere ve kapılardan süzülen rüzgarlar tüm yorgunluğunu almak istercesine masaj yapıyordu ona. Herşey ne kadar da huzur vericiydi. Demir de yanı başındaydı ya daha ne isterdi ki hayattan 😀 Hep burada bu mutlu anın içine hapsolmak istedi 😀 Ama o da ne! Demir tutturmuş pansiyona gidelim de gidelim. Halbuki ne güzel saatler geçirmişlerdi ( :D) İnsan hiç bu evi bırakıp gitmek ister miydi  cırt cırt?

Şimdi de Ivy’nin dış kapıya geçirdiği tırnaklarını kerpetenle sökercesine ayırmaya çalışıyordu Demir 😀

Ivy – Gitmiciiğm, yarın gitsek ya, biraz daha kalalım yaaağ 😦

Demir – Aşkım Ceren’i yalnız mı bırakacağız orda o adamlarla, hadi gidelim n’olursun, Aytekinler gelince bol bol tatil yaparık 😀 (Burada da Demir’in kaşı gözü oynuyordu :D)

Ivy pes etmişti, Demir haklıydı, ayaklarını süre süre kapıdan uzaklaştı önce, Demir’in kapıyı kitlediği sahneyi yüreği kaldırmadığı için başka yöne bakmaya çalıştı 😀 Ama Demir kolunu dolayınca boynuna bütün huysuzluğu gitti 😀 Sahilden insanlara ve manzaralara baka baka pansiyona döndüler.

Kapıdan içeri girdiklerinden konfetiler havada uçuştu, salona girdiklerinde her yer süslenmişti hatta salonun ortasında bir düğün pastası da vardı. Düğün pastasını gördüklerinde Demir ve Ivy’i bir kahkaha tutmuştu. En azından gönül almasını biliyor diye düşündü Ivy 😀

Zuhal Olcay – Pervane

Temsili bir şekilde pasta kesilirken Ceren piyanonun başına oturup Özdemir Erdoğan’ın Pervane adlı parçasını çalmıştı. Ceren’in bu özür dileme şekli Demir’i rahatlatmıştı. Ivy’nin anlayışlı biri olduğunu biliyordu ama ne kadar anlayışlı olursa olsun hiçbir kadın düğün yemeğinde damadın sarhoş bayan arkadaşına bu kadar tahammül etmezdi. Hele ki sarhoş olduktan sonra, King Kong gibi pastaya tırmanıp şekerden yapılmış damat ikonunun kafasını ağzıyla koparmasını kimse kaldıramazdı. Ceren’in her yerde Egemen’i gördüğünü sanıp saldırdığı öfkeli bir dönemdi. Ama Ivy’ciğimiz peygamber sabrıyla sesini hiç çıkarmamış, onun yerine Ceren’in çemçik ağzından enseye iki şaplakla tükürttürüp kurtardığı kafayı ve kalan parçalarını alıp güvenli bir yere tıkmıştı (Demirin ağzına 😀 ) Neyse ki arkadaşlar arasında bir yemekti, ailelerin bundan hiçbir zaman haberi olmadı. Şimdi bu olayın tatlıya bağlanması Demir’i çok mutlu etmişti. Pastayı yemekten sonra atıştırmak üzere ortadan dikkatle kaldırmıştı Ceren, gelin damat ikonlarını da unutmamış hediye paketi içinde ayrı bir yere koymuştu.

Bu güzel kutlama sonrası Haneul merakla Ceren’in peşinden mutfağa seğirtti, yoğurtlu balığı düşünmediği bir an bile yoktu, çabucak yapılsa da yeseydi zavallı 😀

Akşam karanlığı çökmeye başlamıştı iyicene, fenerlerle süslenen arka bahçe daha da güzel bir hal almıştı. İçeriden çıtır çıtır balık kokuları geliyordu en sonunda meşhur Yoğurtlu Gopez Balığı herkesin önüne servis edilmişti. Salata ve yeşilliğinde daha doğrusu Ege’ye özgü şifalı otlardan yapılma hafif mezelerde sofrayı doldurmuştu. Böyle güzel bir Ege akşamında insan huzur nedir mutluluk nedir çok net özümsüyordu. Şehir kargaşasından uzak bu kasaba bu gizli bahçe insanı mutluluklar diyarına götürüyordu.

Yoğurtlu Gopez Balığı 😀

O akşam neredeyse sabaha kadar oturdular, Ivy keyifle Haneul ve Ceren’i süzüyordu, Haneul’u lafa tutup hedefi daha iyi tanımaya çalışıyordu, sarhoş olmaya başladıkça Ceren’e kaş göz yapıp imalı imalı baktığı da görülmüştü ama Demir elini siper edip diğerlerinin görmesini engellemişti.

Gün geçte olsa bitmişti, Haneul ve Andersen odalarına dönüp uyduklarında Demir’de Ivy’i alıp eve götürmüştü.

– Sahne V –

O gece sadece kısa bir parça çalmasına rağmen Ceren rüyasında sürekli piyano çaldığını görmüştü. Devam eden günlerde de rüyasında piyano çalmaya devam etti. Sanki gündüz ayrı bir hayat yaşıyor gece ayrı bir hayat. Ama kendini çok iyi hissediyordu, hiç yorgunluk çekmiyordu. Her sabah Haneul’un Andersen’in daktilosundan gelen gürültüden şikayetlerini dinliyordu ama o bir kere bile duymamıştı. Gözünü kapattığı anda sabah oluyordu onun için, bir göz açıp kapamayla bile notaların içine düşüp çıkıyordu Ceren.

Neredeyse bir hafta geçmişti, Haneul her gün erken saatlerde yüzüp geliyordu. Bronzlaşmaya öyle meraklı değildi ama derinlerde yüzmeyi çok seviyordu. Dinlene dinlene 1saat denizde kulaç atıp pansiyona geri dönüyordu.  Ceren mutfakta kahvaltı hazırlarken Haneul bir köşede oturup müzik dinliyor, çektiği fotoğrafları LG tabletinde(seni sponsor seçtim LG) kontrol ediyordu. Andersen akşamları daktilo başında pineklediği için geç kalkıyordu. Sabahları herkesin planları farklı olsa da öğleden sonraları Ivy ve Demir geldikten sonra sürekli değişik şeyler yapmaya çalışmışlardı ilk günler. Bisiklet gezileri, yürüyüşler yada Foça’nın değişik plajlarına gidiyorlardı. Ceren, Haneul ve Andersen’ı tanıdık bir kaptanla tanıştırmıştı, son 2 gündür tekne turundalardı ikisi de, onlar olmayınca pansiyon çok boş geliyordu Ceren’e.

Ceren nasıl olurda sadece 2 müşterileri olduğuna çok şaşırıyordu aslında, bu işte bir gariplik vardı sanki ama çok da kurcalamadı bu durumu. Andersen zaten 3 katı ödeme yapıyordu, bunun nedeni de nedir bilmiyordu. Ama çoktan ikna olmuştu 😀

Ceren, Demir, Ivy sohbeti koyulaştırmışken tam da akşama doğru kapıdan içeri bir çift girdi. Uzun boylu güzel bir hatun ile ondan daha uzun gamzeli bir adam kapıdan içeri süzülmüştü. Bizim üçlü gözlerine inanamayıp gözlerini kırpıştırırken, onların bu bön bakışlarından ötürü hala sadece potansiyel müşteri olan çift de onlara bakakalmıştı. Haneul ve Andersen’e çoktan alışık olduklarından biraz tembelleşmişlerdi,  gazete ve ekleri salona dağılmış durumdaydı, elekronik eşyaların yığıldığı masalar da pek iç açıcı durmuyordu.

Ama Demir bir anda ayağa dikilmişti. İlk adım ondan gelecekti belli ki, ama avını korkutmamak istercesine yavaş yavaş ilerliyordu, sanki ani bir hareket yapsa kuş olup uçacaktı müşteriler 😀

Ivy’de turist gibi davranmak istercesine (maksat pansiyon boş gözükmesin) İngilizce mırıldanarak masada yığılmış 3 baş PC-gilleri toplamaya girişmişti.

Ceren heyecandan ölmüştü ama etrafı toparlamayı o da akıl edip el çabukluğuyla gazete ve dergileri ortadan kaldırmıştı.

Uzun boylu çiftimiz ise merakla içerdeki tipleri süzüyordu, onların umursadıkları dağınıklık çiftin umurunda bile değildi ama onlar garip davrandıkça dikkatlerini çekmişti bu durum 😀 Sanki narkotikten baskına gelmişler de kanıtları ortadan kaldırmaya çalışıyorlardı.

-Hojgeldiniz 😀

Çift arkasını dönüp baktığında kırık bir Türkçe ile konuşan adam görüp çok şaşırmışlardı, her halükarda pansiyon çok ilgilerini çekmişti, eğlenceli bir yere benziyordu çünkü 😀

Haneul, Demir’den önce davranıp misafirleri karşılamıştı çünkü müşterilerin fark ettiği garipliği o da içeri girer girmez algılamıştı. Gençliğinde bir çok işe girip çıkmıştı. Galerisini ilk kurduğu zamanlar yaşadığı heyecanı hala çok net hatırladığından şimdi onların duyduğu heyecanı anlayabiliyordu. Durumu erkenden fark edip yardım etmek istemişti o yüzden 😀

Demir- Ama ben söyleyecektim Hoşgeldin diye 😦

Bu sırada, üzülme der gibi Ivy Demir’in omzunu patpatlıyordu. Haneul’u gören Ceren’e ise bir rahatlık gelmişti, gelen çiftin karşına dikilip uzun ve güzel bir karşılama yapmaya cesaret edebilmişti böylelikle. İşte olmuştu ikinci müşterileri de gelmişti. Ama çift kişilik odalar tutulmuştu, geriye 3 tane tek kişilik oda kalmıştı.  Haneul gelen çifti görünce bir güzellik yapıp Andersen’ı karşı koridora yollamayı teklif ettiyse de kimse onu dikkate almadı. O da bu sefer kendi yerini değiştirmeyi teklif etti, arka bahçenin manzarasını sevdiğini de sözlerine ilave edince Ceren ikna olmuştu. Çiftimiz Andersen ile Ceren’in ortasında kalan odaya yerleştirilecekti. Üst kattaki hazırlıklar bitince çift odalarına yerleşebilmişti sonunda. İşte bu kısmı çifte çaktırmamayı başarabilmişlerdi. Andersen’de geldiğinde odasını Haneul’un yanındaki odaya almaya karar vermişti. Yazılarını daktiloda temize geçirirken Haneul duvarı tekmelemezse bir türlü yazamıyormuş. Bunu söylerken de gerçekten çok ciddiydi, kimse bu duruma bir şey diyememişti o yüzden 😀

Yine bir akşam yemeği saati gelmişti, Ceren artık işleri idare etmeye başlamıştı. Demir ve Ivy’i çok yormamaya çalışıyordu. Yeni gelen çiftle birlikte işlere daha bir asılmıştı üstelik. Yaptığı yemeklere öyle çok güvenmezken şimdi 40 yıllık aşçı gibi bir özgüven gelmişti.

Ivy ve Ceren akşam yemeğini titizlikle hazırlamıştı çünkü önlerine yeni bir oyuncak konulmuştu, eee kurcalamamak olmazdı. Yeni çift kimdir değildir öğrenmek istiyorlardı 😀 Gelsin mezeler gitsin tatlılar derken, yapbozun kayıp parçaları yerine oturuyordu onlar için.

Bayanın adı Aslı’ydı(Bkz AslınınGuncesi), O da Haneul gibi fotoğrafçıymış, eşi Kaan ise diş hekimiymiş(Bkz Gong Yoo). 3 yıldır evlilermiş. Bir sonraki günde evlilik yıldönümleriymiş. Haneul bunu duyduğunda aa benim de doğum günüm yarın deyivermişti. Ceren’in bütün ilgisi Haneul’a kaymıştı elbet, Ivy’nin de Ceren’e 😀 Ceren nasıl bir parti yapsam diye düşünürken Ivy’de işi nasıl tatlıya bağlarım şu ikisi için diye düşünüyordu. Andersen fenerlerden süzülen ışığa dalıp gitmişken, Demir hangi ara bunlar ajan kesildiler başıma diye düşünüyordu.

Aslı ve Kaan da rahat dururlar mı onlarda, drama muhabbetlerini hatırlatan “kim kiminle neden böyle” şemasını çözmeye çalışıyorlardı. Karşılarında duran bu insanlara bakıp hayali oklar çiziyorlardı. Aslı kadınlara özgü içgüdüsüyle Ceren’den Haneul’a doğru pembe bir ok çizmişti. Ivy ile Demir’in evli olduğunu bildiği için çift taraflı oku onlara ayırdı. Andersen’i ilişkiler şemasında yan kollarda tek takılanlar kısmına atamıştı. Ama garip bir şekilde herkes ile bir ilişkisi olduğu belliydi. Kilit adam olduğunu hissetmişti bir akrep burcu olarak, Aslı’dan fırlayan bu kocaman düşünce bulutunu gören Kaan eşiyle göz göze gelerek haklısının karıcım bakışı attı  😀

Bu durumdan habersiz olan Haneul muhabbete devam ediyordu.

Bir ara Kaan’a dönüp “Siz de mi Tatarsınız” dedi ve Kaan’ın gözlerini işaret etti, sonra kendi gözlerini iki yana çekiştirdi (sanki gerek varmış gibi 😀 )

Kaan – Aa ben mi ? Yok ben Tatar değilim, Kayseriliyim”  dedi.

Haneul, Kayseri neresi hiçbir fikri yoktu ama, öyle diyorsa öyledir dedi kendi kendine.

Tüm bu muhabbetler olurken içerden bir patırtı kopmuştu, herkes o heyecanla ayağı kalktı ama Ceren herkesi sakinleştirip yerlerine oturmalarını rica etti. Demir ve Haneul ellerine bir şey geçirip içeri girdiler. Biraz sonra içeriden Demir’in kahkahaları duyuldu.

-Sürprizzzzz.

Aytekin(Matt Dallas) ile Aydan(Berrak Tüzünataç) arka bahçeye açılan kapıda dikilmiş sırıtıyorlardı. Ceren onları görünce gözyaşlarına boğulmuştu bir anda 😀

-Kuzeeeennnn inanamıyorum sizeeee  😀

Ceren ikisininde boynuna atılmıştı. Zıp zıp zıplıyordu 😀

Demir- Eğğğ bana bu kadar sevinmemiştin bir de kardeşim dersin bana peh!!!

Aydan – Çalıştığımız kruvaziyerden rica minnet erken ayrılabildik, bir de gelip sürpriz yapalım istedik 😀

Ceren – Beğğ saknhkğ böhü.. Çoğk öğzlhsbc böhü 😦

Aytekin – Tamam tamam anladık, çok özledin bizi 😀 Biz de Demir’i çok özledik 😛 😀

Aydan- Yaaa öyle mi denir kıza, pis şey git hadi Demir’e 😀

Tüm bunlar olurken Aslı’nın okları biraz zigzag çizmişti,  kendisinden Kaan’a giden okların boynu pusula gibi Aytekin’e dönüp durmuştu ama sonra o düşüncelerini Kaan görmesin diye hiçbirşey düşünmemeye çalışarak yanıp duran fenerlere odaklamıştı, işe de yarıyor dedi kendi kendine. Bu defa da Onu gören Andersen  “haklısınız bayan”  bakışı attı Aslı’ya 😀

Gün geçmiyor ki gizli bahçede bir hareketlilik olmasın, sofralar da kurulup kurulup kaldırılmasın. Ortam iyicene güzelleşiyordu.

Saatler gece yarısına doğru gelirken Ceren yine ortadan kaybolmuştu sonra Ivy’de kayboldu ortalıktan. Ama tam saat 00:00’ı gösterirken Ceren elinde mumları ışıl ışıl yanan bir pasta ile bahçeye daldı.

Senghil Çuka Hamnidaaaa Senghil Çuka Hamnidaaaa.

İyiki doğdunnnn, iyiki doğdunnnn

İyiki Doğdun Oppaaaağ (Bunu ben söyledim 😀 )

생일 축하합니다 소지섭 – Doğum Günün Kutlu Olsun So Ji Sub 😀

Happy Birthday for Winter Child @youtube

Not: Eski Foça’ya ait evin fotosunu kendim çektim, umarım adı geçen mekanın  sahipleri bu durumdan rahatsız olmaz… 😀

Küçük Siren 3. Bölüm

-Sahne I-

My Girl OST: Happy Happy

Andersen, “Ne zamandır(!) böyle bir tatil yapmak istiyordum, iyi oldu bu görev dübi dü dübi dü, düüü”

Bu şekilde mırıldana dursun çantasından önce 3-4 tane kurşun asker çıkarıp pencerenin önüne dizer ama Demir bir an onlara bir şeyler mırıldadığını görür gibi olur.  Ardından içlik gibi şeylerin yapıldığı bir kumaşa sarılmış kocaman bir şeyi bavuldan zar zor çıkarıp masada ona yer açar. Bavulu ise yatağa koyup içindeki giysileri hemen köşedeki dolaba yerleştirmeye koyulur. Bavuldan çıkardığı giysiler ya içliktir! Evet evet içliktir ya da rengarenk gömlek ve pantolonlardır.

Demir “İçlik mi onlar? Hiç iç çamaşırı da görmedim. Kıyafetlerinde hepsi renkli ama sanki biraz fazla renkli değil mi bu? Yoksa cidden! Eğğ yok canım” . Andersen masanın başına döndüğünde ise bohça gibi sarıp sarmalanan şeyin eski bir daktilo olduğunu görür.

Demir “Yok artık! Koca bavuldan ne çıktı!! Ceren bak bak! Cee???”

Ceren, diğer kapının başında durmuş Haneul’u izlemektedir.  Hayalleri ise bir dünya başının etrafında dönmektedir;

“Ceren Uçmağ Kim!!!  Ben şimdi 28 yaşındayım, Bay Kim desem 30!! Bu sene evlensek, 2 seneden önce çocuk zor tabi…. Müslüman olması da şart değil ama çifte vatandaşlık işini halletmek lazım!… hımm acaba buraya yerleşir mi?… Yazları burada duralım bari, kışın zaten pansiyon olmaz… Ne güzel boyu da uzun, bizim aileden neden tek kısa ben çıktım ki pufff, neyse çocuklar yaşadı… ayy erkek olursa adı Kuzey olsun, ama gerçekten Danimarkalı değildir herhalde… Doğukan da olur… Keşke Uzakdoğu, Uzakbatı’da(!) olsaydı, Batu ismini daha çok seviyordum ben… neyse canım buldum da buluyorum… ”

Ceren birden irkilir, kafasını çevirdiğinde Demir’in yüz ifadesini görür. “Ha(y) ben… bunları yüksek sesle mi düşündüüüm?!!!” . Demir mavi ekrana bağlamış Ceren’e bakıyordur çoktan, galiba sesli düşünmüştü 😀

Demir “Senaryoya göre ben şimdi bir şeyler demeliyim ama inan kelimeler kifayetsiz kalmış durumda.”

Ceren “Şşştttt, seni duyacaklar”, Demir “KA-FA-MI!!…” sesini alçaltır birden “kafamı buluyorsun Ceren benle, sanki Türkçe biliyorlar da… neyse bayan kendinden bi-bağımsız özgür hanım bunu sonra konuşalım istersen. Zira senden daha vahim durumda olanlar da var”  diyerek Andersen’in odasına doğru çenesiyle işaret etmek ister ama birden yüzü bir şeye çarpar.

 Andersen ona bahşedilen her dili anlama kabiliyetiyle olanları duyup neşelenmişti ve fırsat bu fırsat hemen onlarla muhabbete girmek isteyip yanlarına gelmişti.

Ama Demir yanlış bir hamleyle yüzünü Andersen’in böğrüne dayadığında, birden gıdıklanıp olduğu yerde kıvranmaya başlayan Andersen’in ağzından sözcükler de bir tuhaf çıkıvermişti. “Aja aja what’s up?” (Türkçe meali: Ay ay n’aber?  🙂 )

En dostane yüz ifadesini takınıp Ceren ve Demir’e yönlenmişti ama Demir çoktan Ceren’in arkasına saklanıp yüzük parmağını göstermeye başlamıştı bile, niye böyle bir şey yapmıştı ki? “İlginç” diye düşündü Andersen.

Demir “Be benim bi bir karım var, onu da çok seviyorum!.. Ceren, sen de bir şeyler söylesene şuna…”

Ceren bir yandan Demir’e “N’apıyorsunnn, rezil oluyoruz, çekilsene arkamdan!” derken, bir yandan da şaşkın şaşkın bakan Andersen’i daha ilk dakikada pansiyondan kaçırmak istemediği için durumu kurtaracak doğru sözleri bulmaya çabalar ama nafile. Aklına hiçbir şey gelmiyordur…

Ama birden diğer odadan Haneul çıkar… “Hansss  , yine ne oluyor?”

–Bir şey olduğu yok ben sadece dostça sohbet etmeye çalışıyoo…

Haneul, çaktırmadan Andersen’i dürtüp sessizce azarlamaya başlamıştır. “Her gittiğimiz yerde bir pot kırıyorsun, yine ne yaptın da insanlar senden kaçıyor  haa?”

-Ben cidden bir şey yapmadım kiii sadece arkadaş olmaya çalışıyordum.

Haneul “Yok sana arkadaş markadaş ssst dıtt!”

Andersen ve Haneul böyle çocuk gibi didişirlerken Ceren hala bu konudan uzaklaşmaya çabalıyordu. Son bir gayretle ağzından “aaa ne güzel daktilo?” sözcükleri çıkıvermişti. Bunu duyan Andersen’in asık suratı birden aydınlanmıştı çünkü dünyaya geri döndüğünden beri ilk defa karşısındaki kişiyi hipnotize etmeden birileri onunla konuşmaya başlamıştı.

Çok geçmeden Haneul’u bir omuz silkmesiyle geri de bırakıp Ceren’in koluna girmişti bile… “Sana daktilo mu göstereyim mi? :D”

Ceren “Ta ta tabi… ben çok severim  ki daktiloları :D” Andersen “Ben de ben de! Seninle çok iyi anlaşacağız Ceren :D”

Ceren “Ceren değil Cee!… aa doğru söylediniz”

Andersen “Kulağım iyidir, imkan olsa da her dili konuşabilsem 😀 (ki konuşuyorum nıhahha) “

-Sahne II-

Masanın başına geldiklerinde Ceren daktilonun güzelliği karşısında öylece kala kalır, çok güzel işlemeli antika bir daktilodur bu. Ama nasıl bavulla buraya kadar getirebilmiş ki bunu?

Comptine d’Un Autre Été- Die fabelhafte Welt der Amélie Piano

Ceren “Küçükken çok istemiştim benim de bir daktilom olsun.” Andersen “Aaaa aynı ben! Benim zamanımda öyle her yerde yoktu bu skrivekugle’dan* yani… daktilodan! Çok istemiştim de alamamıştım, ama gelir gelmez kendime aldım bir tane”

Ceren dediklerine bir anlam verememişti tabi ki, kendisinden 5-6 yaş büyük gösteriyordu Andersen. Üstelik geldiği yer Danimarka’ydı oralarda nasıl olmaz böyle şeyler. Yine de çok üzerinde durmadı daha doğrusu duramadı. İnsanın aklına Andersen ile ilgili kuşku duyulacak bir şey gelse anında unutulup gidiyordu, Andersen’in dünyadaki yolculuğunu kolaylaştıran bir sihirdi bu. Her koşulda da işe yarıyordu.

Örneğin içinde daktilo varken bile çok rahat uçakla buraya kadar getirebilmişti bavulunu. Bir de şu koku mevzusu var, aslında bavul hiç kokmuyordu ama ne olursa olsun o bavula kimsenin yaklaşmaması ve onu sahiplenmemesi gerekiyordu.  Bunu önlemek için Andersen, insanlara bavulun koktuğuna dair bir düşünce aşılıyordu. Böylelikle bavul her zaman güvende kalacaktı.

Ceren iki adım ötesinde duran bavulla hiç ilgilenmemişti bile, ne o an ne de en başından beri onun için çok sıradan bir şeydi, Demir ve Haneul neden bu kadar rahatsız olmuştu ki! Ama daktilo çok hoşuna gitmişti.

Ceren “İyiki de almışsınız, artık ne bu antika daktilolardan bulmak mümkün, ne de otomatik olanlardan. Son daktilo fabrikası* da maalesef kapatılmış.” Ceren derin bir iç çekip konuşmasına devam etti. “Çocuklarımıza dinozorları anlatır gibi daktiloları anlatacağız sanırım. Çok üzücü değil mi? Halbuki ben küçükken ne çok severdim daktilonun sesini. Bir aile dostumuz vardı, ne zaman ona gitsek onun daktilosuyla oynar dururdum, ne yazdığım önemli değildi, çıkan sese bayılırdım. Haliyle herkesin başını ağrıtırdım :D”

Foça’ya geleli henüz bir yıl olmuştu, annemden doğum günümde bana daktilo almasını istemiştim. Annem de kızım dayanamam ben o gürültüye, sana onun yerine piyano alsak nasıl olur? Hem onda daha çok tuş var demiş ve doğum günümde bana çok güzel bir duvar piyanosu almıştı… Çocuk aklı işte hemen kandım anneme, daktilom değil belki ama çok güzel bir piyanom olmuştu. ”

Ceren bunları anlatırken acı tatlı hatıralar geçiyordu gözünün önünden.

Göksel abisinin evinde daktiloyla yaptığı gösteriler ki ne zaman daktilonun başına geçse parmaklarını cidden bir piyanist gibi üzerinde gezdirirdi, gözü kapalı ahenkle daktilo kullanmaya çalışırdı. Annesi baygınlık geçirirdi sesten ve erkenden eve dönmekle tehdit edilince bütün o sanatkar havası kaybolurdu…

Ta ki doğum gününde ona hediye edilen piyanosuyla tanışana kadar. Küçük çocuklar çok çabuk sıkılırlar piyano derslerinden ama Ceren çok sevmişti, üstelik artık daha dışa dönük bir çocuk olmuştu.  Foça’ya geldiğinden beri tek arkadaşı Demir’di. Sınıf arkadaşlarıyla çok sıkı fıkı olamamıştı. Teneffüslerde hep Demir’in yakasına yapışır, Demir’de ondan kaçacak yer arardı. Ama piyano derslerinden sonra artık Demir’i bu derece bıktırmayı bırakmıştı. Yine de Demir’in öğretmen olan anne ve babası Demir’e gizli bir görev misali Ceren’e göz kulak olması için emir vermişlerdi. Ceren’in teneffüs ziyaretleri azalınca bu seferde mecbur Demir onu kontrole gidiyordu.  Ne zaman gitse Ceren’i kalorifer peteklerine sanki piyano tuşlarına basarmış gibi parmaklarıyla ritim tutarken görürdü. Kışın kalorifer petekleri yanmaya başladığında bile bu huyundan vazgeçirememişti Demir onu. Çünkü Ceren ısrarla parmak egzersizlerini yapamazsa parmaklarının körelebileceğinden, o zaman da ünlü bir piyanist asla olamayacağından dem vururdu.

-Sahne III-

What Dreams May Come – Ennio Morricone – Part 1

Demir’in ailesi yedi kuşak öğretmendi neredeyse. Babasının tayini Foça’ya çıkınca Eskişehir’den buraya taşınmışlardı. Ceren’de annesiyle bir yaz onları ziyarete gelmiş, bir sonraki yaz ise tamamen buraya yerleşmişti. Zaten Foça’ya adım atan, hele bir de o meşhur Karataş’a basanlar bir daha kopamazdı Foça’dan. Demir ile Ceren’in çocukluğu da böylelikle bu güzel kasabada geçmişti. Liseye başladıkları yıl Ceren’in annesi onlara fazlasıyla büyük gelen o evi alınca aralarına yeni misafirlerde eklenmişti.

Ceren’in teyzesi ve ikiz kuzenleri geldiğinde ise artık voltranı tamamen oluşturmuşlardı.  Çok renkli geçen bir lise hayatından sonra herkes gözü yaşlı bir şekilde bu defa da üniversite için evinden ayrılmak zorunda kalmıştı ama belli ki bu yaz tekrar o şaşalı yıllara geri dönülecekti.

 Aslında Ceren’in annesi yani Çiçek Hanım’ın Firdevs Hanım ile tanışıklığı ise üniversite yıllarına dayanıyordu. Çiçek Hanım’da öğretmen olabilirdi ama 80’lerde yaşanan olaylar nedeniyle okulu bırakıp İsveç’e gitmişti. Babasıyla annesinin tanışması da böyle olmuştu. Fırtınalı bir aşkla evlenen anne babası ne olmuşsa olmuş ilişkilerini yürütememişti. Aradan geçen 4 yılın sonunda Çiçek Hanım karnı burnunda memleketine dönerken, evde çok şeyin değiştiğini acı bir şekilde öğrenmişti. Yalnız Çiçek Hanımı siyasi olaylardan korumak isteyen babası, kendisini bu durumdan ne yazık ki koruyamamıştır.

Eve adım attığında içeride onu Kore Gazisi dedesi ve son gördüğünden bu yana en az on beş yıl yaşlanmış gibi duran annesi Türkmen Hanımı görmüştü.

Yokluğunda, Tekel işçisi olan babası sendika hakları nedeniyle yapılacak eyleme katılmak için evden çıkmış geri de dönememişti. Ceren’in anneannesi Türkmen Hanım ise kızı Çiçek’i bu ortamdan korumak ve siyasi olaylardan uzak tutmak için acısını bastırmış ve bu olanları sır gibi saklamıştı kızından.

Ağlamalarla ve ağıtlarla geçen uzun bir geceden sonra Ceren’i de sayarsak 4 kuşak aynı evde yeni bir hayata başlamıştı kısa zamanda.

Ceren’in doğumuyla ev yine neşe dolmuştur hem. Gazi Dede, kimseye rahat vermemiş zorla kendi istediği ismi koydurmuştu torununa. Öyle ya isim kader demektir. Torununun kaderi nasıl olur bilinmezdi ama onu bekleyen her ne ise, cesurca alt etmesini ve karanlıkta bir deniz feneri gibi parlamasını sağlayacak bir ismi olmalıydı. Babasız büyüyecek bu yavruya Ceren ismini koymayı çok istemişti o yüzden. Büyük Dede yaşlandıkça eski anılarını daha çok hatırlar olmuştu özellikle de Kore’de geçirdiği savaş yıllarını. “Ölmeden bir defa daha göreyim, torunum da bilsin adının nerden geldiğini” demeye başlamıştı sıkça.

Öyle olunca da ailece kalkıp Kore’ye gitmişlerdi. Ceren 7 yaşındaydı, her şeyi algılayacak yaştaydı ama Ceren o yolculuğu bir hayal alemindeymiş gibi hatırlıyordu. Dedesinin elinden tutmuş şehitliği gezerken, pür dikkat dinliyordu tüm o askerlik anılarını. Hatta çok ilginç bir anısı da vardı, adının nerden geldiğini de o zaman öğrenmişti. Gezi boyunca dedesini pür dikkat dinlemişti. Şehitlikten çıkıp anma törenine katıldıklarında Büyük Dedesi kalabalık içinde birisini de tanımıştı, onun gibi bir gaziydi ama Türk değil Koreliydi. Koreli Gazide onu görür görmez tanımış ve dakikalarca süren kucaklaşmadan sonra kimse kimsenin dilinden anlamasa da herkes gözyaşlarına boğulmuştu. Koreli Gazi Dede oğlu, gelini ve torunuyla anma törenine gelmişti.  Konaklama yerlerine kadar her şeyi planlamalarına rağmen Koreli aile geceyi onlarda geçirmelerinde ısrar etmişti. Dedeler kendi aralarında Korece – Türkçe karman çorman bir dille anlaşıyorlardı. Geri kalanlar ise nezaketten kırılırcasına birbirleriyle mimik ve el-kol hareketleriyle anlaşmaya çalışıyorlardı.

Ceren büyüklerin bu gövde dansını sessizce ama büyük bir keyifle izlemişti, zaten Ceren çok içe kapanık gibi görünse de aslında hayal dünyası çok geniş bir çocuktu, mutsuz değildi sadece kendi içinde yarattığı hayal alemi ona daha bir cazip geliyordu. Ama o akşam ki yemekte Ceren pür dikkat etrafında olan bitenleri izliyordu. Unutulmaması gerek bir andı bu, hissediyordu bunu, çevresindeki herkes sanki müzik kutusundan fırlamış balerinler gibiydi. Bir süre sonra konuşma sesleri gitmiş onu yerine tatlı bir müzik duymaya başlamıştı bile. İnsanlarda bu müzikle ahenk içinde dans ediyordu sanki, yerlere kadar eğilmeler, birbirleriyle anlaşmaya çalışırken karşılıklı bütün ellerin havada çizdiği o zarif gökkuşakları Ceren’de büyülü bir etki bırakmıştı.

Odada yalnız bir kişi hareketsizce duruyordu o da onu uzaktan izleyen diğer torundu. Ceren’in gördüklerini o da görüyormuş gibi ona utangaç bir şekilde gülümsüyordu. İki çocuğun birbirlerine bakıp melekler gibi gülüşmesi görülmeye değerdi.

-Sahne IV-

Barış Manço – Rüya

Ceren, anıları içinde en çok da o iki küçük çocuğun neşeyle etraflarına attıkları gülücükleri hatırlıyordu.  Hatta ne zaman piyano başına geçse o anısını canlı tutmak ister gibi çalardı Ceren. Artık hayal dünyası, gerçek dünyayı değiştirecek kadar güçlü değildi ama piyano çalarken o dünyada tekrar yalın ayak geziler yapmayı sürdürebildiğini keşfetmesi çok uzun sürmemişti. Piyano başında hayal kuran kişilerle de kimse dalga geçmezdi ne de olsa, ama daktilo için aynı şeyi söyleyemezdi.  Büyüdükçe daha çok düşünüp daha az düş kurmak gerektiğini de öğrendi herkes gibi. Eskisi gibi güzel piyano çalamaması bu yüzden olmalıydı.

Şimdi ise Andersen ile masanın başında durmuş, bu geçmişten kopup gelmiş daktiloya bakıyordu. Nerden çıkmıştı ki bu daktilo, hem de böyle bir zamanda, istemsiz bir şekilde gülümsedi Ceren. Güzel bir rüyadan uyanır gibi gerinmişti.

Andersen “Sizi sıkmadım ya”, Ceren “Tabi ki hayır, asıl ben sizi sıktım galiba, daktiloyu görünce birden…” cümlesinin devamını getiremedi bile ama Andersen bu ilk sohbetiyle bile neden onca Siren içinde meleğin Ceren’i seçtiğini anladı. Ama bu duyguyu dile dökebileceğini sanmıyordu. Öyle karşılıklı bir iki saniye susuverdiler…

Sonra Andersen tatlı sesliği bozarak işi şakaya vurmaya karar verdi.

Andersen “Madem daktiloları benim kadar seviyorsunuz,  o zaman akşamları daktilo kullanmamdan rahatsız olmayacağınızı varsayıyorum. Haneul, birkaç defa sırf bu yüzden yastıkla boğmaya kalktı beni ama siz onun kadar zalim değilsinizdir eminim.”

Ceren “Hiç merak etmeyin Bay Andersen, yedi gün yirmi dört saat daktilonuzla yazabilirsiniz benden size sonsuza kadar izin var. Bu arada daktiloyla bu kadar içli dışlı olmanızın sebebi nedir? Yoksa yazar mısınız?”

Andersen “Yani yazarım demek biraz iddialı olur(!), ama bir gün herkesin bildiği bir yazar olmak isterim, hiç kuşkusuz… Önce şu kitabımı bitireyim tabi, her şey yazacağım bu son kitaba bağlı” Son cümlesini söylerken çok ciddi bir ifade yerleşmişti yüzüne.

Ceren “O zaman sizi burada en iyi şekilde ağırlamalıyım ki, kitabınız bittiğinde belki teşekkürler kısmında benim de adım geçer 😀 Ah ne diyorum ben, tanışalı ne kadar oldu ama ben sizden neler istiyorum. ”

Andersen “Benimleyken içinizden geldiği gibi davranın lütfen, hiç çekinmeyin. Yalnız bu kitap belki biter, belki bitmez. Ama size yine de teşekkür edeceğim Ceren Hanım, sözüm söz”. Bu iddialı cevaptan sonra Ceren, ne diyeceğini bilemez, nazikçe gülümser sadece.

Ceren ile Andersen masanın başına geçmiş sohbeti böyle koyulturken, Haneul ve Demir oldukları yerde aynı anda

“Ne konuşuyorlar ki böyle?”

Farklı dillerde de olsa, aynı şeyden yakındıklarını anlayan ikili de birbirine bakıp zoraki bir şekilde gülümserler. Yine aynı anda…

Demir, “Ceren!”

 Haneul, “Hans!…  Öhöm Hans, Ceren Hanımı fazla meşgul etme istersen, yapacak işleri olabilir di mi ama!”

Andersen, “Ah doğru Ceren Hanım ben sizi daha fazla tutmayayım, daktiloyla ilgili anlayışınız için teşekkürler.”

Ceren, “Asıl ben sizi tutmayayım, zaten aç olduğunuzu tahmin ediyorum.  Size güzel bir Türk Kahvaltısı hazırlamamı ister misiniz?”

Türk Kahvaltısı sözcükleri Ceren’in ağzından dökülür dökülmez , Haneul “Siyah çay da var mı?” diye öne atılır.

Ceren, şaşkınlıkla “Olmaz olur mu, size kusursuz bir kahvaltı hazırlayalım o halde. Bu arada da siz de iyicene yerleşirsiniz.”

-Sahne V-

T-ARA EunJung Coffee House OST

Çok geçmeden, Demir ile Ceren aşağıya inip dedikodulara başlamışlardı bile.  Demir Andersen’e takmıştı bir kere. Neden hiç iç çamaşırı yoktu? neden rengarenk kıyafetleri vardı? diye. Ama Haneul ile aynı kafadan olduklarını düşünmeye başlamış, içi ısınmıştı ona. Ceren ise Demir bu konuşmaları yaparken hayalperestliğinden ötürü hiç azar yemediğine seviniyordu 😀 Kahvaltıyı arka bahçede tente altına kurmuşlardı sonunda.

Aynı anda üst katta Haneul, Andersen’i azarlamaya yeni başlamıştı.

“O kadar yazlık alışverişine çıktık, yine bu tuhaf şeyler nerden çıktı! Ben bu şeyleri atmamış mıydım adamım yaa? nerde sana aldığım çamaşırlar gene donsuz mu gezeceksin be adam”

Andersen, “İçlik giyiyorum ya, her tarafımı kapatıyor. Senin gibi içime kısa paçalı kadın donu giyemem ben.  Bizim oralarda kadınlar giyer o şeyleri…” Andersen Boxer’ı kastediyordu 😀

Haneul, “Yahu kaç defa anlatacağım sana, o dediğin dedemlerin zamanında bile yoktu be, dünya kadar mağaza gezdirdim sana! Hiç mi bir şey öğrenemedin!”

Andersen “ Giymeyeceğim işte!”

Haneul gittikçe cinnet sınırına yaklaşmıştı, “Hadi bu çamaşır konusunu geçtim, kadın gibi giyinen benim sensin normal olan. Peki bu kıyafetlere ne demeli?”

Andersen “Siyah ve lacivert giyinmekten içim dışıma çıktı bir ömür, artık yeni şeyler giymek istiyorum var mı bir diyeceğin?”

Haneul, “Off senle konuşanda kabahat, ne yaparsan yap! Benimleyken biraz daha düzgün giyinseydin fena olmazdı. Ama hiç değilse akşamları tiril tiril gezme etrafta! Sayrın seni öyle görmesin, elimden bir kaza çıkar.” Haneul bunları söylüyordu ama içinden de pis pis gülüp aslında “Buranın sıcağında kaç gün dayanacaksın bakalım o Süperman kıyafetlerinle, için dışın pişsin de o zaman göreyim seni” diyordu.

Andersen “Sana bir sır vereyim dostum! Kıyafetler birbirine ne kadar uymazsa, o kadar cesaretle giyinirsin*. Ben ne giysem senden yakışıklı olurum pehh. Hem onun adı Ceren, bir söyleyemedin gitti”.

Haneul, “Tabi tabi! Sıcak başına vurunca göreceğim  seni”, Andersen “Hıı?”

“Yok bir şey, hadi aşağı inelim, ölüyorum açlıktan”

Birkaç dakika içinde herkes arka bahçede yerini almıştı. Haneul bardak bardak çayları götürüyordu. Bir de buradaki zeytinler ne güzeldi, renk renk. Hatta ekşi tadı olan sarı zeytinlerde kırmızı biber bile vardı. Bir de puro gibi sarılmış hamur işi tuzlular vardı. İçindeki bol sütlü olduğu belli taze peynire ve yeşilliğe bayılmıştı.

Haneul sürekli sorular soruyordu sofradakileri göstererek. Birkaç tane Türkçe kelime de öğrenmişti şimdiden. Bu arada herkes birbiri hakkında sorular sorduğu için arkadaşça bir ortam kurulmuştu ilk günden.

Özellikle de Haneul’un çenesi düşmüştü sofrada, bütün muhabbetleri o açıyordu. Israrla Demir’e çok benzeyen Koreli bir aktörün olduğunu söyleyip duruyordu, Danimarka’dayken öyle çok takip edemiyordu Kore’yi ama Demir’e benzeyen birileri olduğuna adı gibi emindi. Demir, benim bir eşim benzerim yok nidaları atıyordu yine de 😀 Kahvaltının sonuna doğru Haneul artık Ceren’in adını da düzgün telaffuz etmeyi başarmıştı.

Pansiyona adım attığından beri kendini korunuyormuş gibi hissetmeye başlamıştı Haneul, uzun zamandır hiç bu kadar huzurlu olmamıştı. Acısı dinmişti, ama neden acı çektiği bile hatırlamıyordu, yakın geçmişini zar zor hayal edebiliyordu. Bir şeyleri hatırlamaya çalıştıkça içine sıkıntı basıyordu. O da düşünmeyi bırakmıştı. Şimdi Ceren ile karşılıklı oturmuş Andersen ve Demir yokmuşçasına gülücükler atıyordu 😀 Yemek faslı bitince, zar zor masadan kalkmaya ikna etti kendini yoksa akşama kadar otururdu, tam kalkarken bahçenin kapısında bir adam belirdi.

Demir, “Vayyy Göksel Abim Hoşgeldin 😀 Bu ne yakışıklılık her sene daha bir gençleşiyorsun sanki ”

Göksel, “Bırak yağ çekmeyi taze damat, sizin yanınızda iyicene moruk kalıyoruz artık, bilmiyoruz sanki 😀  Asıl sen hoş geldin. ”

Demir, “Sen hepimize taş çıkarırsın, hiç merak etme.”

Ceren, “Hoşgeldin Göksel Abi, aç mısın? Bizim sofradan kalkacağımız yok, hemen sana da bir servis hazırlıyorum.”

Göksel, “ Güzel demli bir çay getirsen yeter Ceren, azıcık laflayalım da yüzünüzü göreyim diye geldim.”

Sofrada oturan diğer iki kişiyi görmesi uzun sürmedi. Demir’e dönüp bu defa da; “Misafirleriniz de mi var? Demir kuzenin mi geldi, hayırdır! Maşallah gelin hanım olmadan fır dönüyorsun etrafta  :)”

Demir, “Yapma Göksel Abi, onlar turist! Kuzenim filan değil 😀 Ama çok sıcak kanlılar, hemen tanıştırayım sizi :D”

İkinci bir sohbet faslı başlar, bu defa da Haneul Göksel’i İtalyan bir yönetmene benzetir, adı dilinin ucundadır ama bir türlü hatırlayamaz 😀 Göksel ile en çok Andersen anlaşır, Ceren hemen bir daktilo muhabbeti açar sonra da gerisi gelir zaten. Saatlerce yapılan sohbetten sonra, Göksel aralarından ayrılırken, Andersen odasına çıkmak için izin ister, gün bitmeden kısa bir yüzme turu yapmaya kararlıdır, yukarıya üstünü değiştirmeye gider. Geri kalan herkes salondayken, girişe bakan kapıda bir bayan belirir. Dalga dalga koyu saçları ve yüzünde kocaman gülümsemesiyle Demir’in onu fark etmesi çabuk olur 😀 “Ivyyyyy”

Ivy, “Ben geldiiiim  :D”

-Sahne VI-

My Girl OST: Happy Happy

Ivy daha bavullarını toplayıp hava alanına giderken, “Seni yendim Amerika” nidaları atmaya başlamıştı. Onca yorucu geçen yıllardan sonra hayatında hep askıda ya da yarım kalmış şeylerin birdenbire çorap söküğü gibi çözülüvermesi onu mutluluğa boğmuştu. Doktorası bitmiş, hayatının aşkını bulmuş şimdi de yeni, bir o kadar da heyecan verici bir hayat önüne serilmişti. İzmir gibi güzel bir şehirde yaşayacaktı bundan sonra, Üniversitedeki yeri de hazırdı, artık resmen bir öğretim görevlisiydi. Bu yeni döneme başlamadan önce keyifli bir tatil geçirmek istiyordu. Demir’in ailesi aslen Eskişehirli Tatarlar’dandı ama İzmir’in sakin bir sahil kasabasında yaşıyorlardı. Kafasını dinlemek için kusursuz bir yerdi, en azından Demir öyle söylemişti, yoksa şu zamana kadar bir türlü gitme fırsatı bulamamıştı. Ankara’da yapılan düğünden sonra evlerini kurmak ve üniversitedeki işlerini halletmek için İzmir’de çok sık kalmışlardı. Ama hala tadını çıkaramamıştı İzmir’in,  özellikle de bu Foça tatili gözünde tütüyordu.

Her şeyin bu kadar hızlı gelişmesi onu ilk başta ürkütse de, tüm bu hareketlilik ona da enerji vermişti.  Tamamlanmasını beklediği işlerin bir anda hallolmasıyla önce bir çığlık atmış, sonrasında da işaret parmağını havaya kaldırıp “Benim bir fikrim geldi! (burda gözlerinde muzipçe bir ışıltı görüyoruz) 😀 Neden Demir’e bir sürpriz yapmıyorum ki 😀 Beni bir haftadan önce beklemiyor,  sürpriz yapıp pansiyonu bassam kesin beni görünce bayılır hahah  :D”

Bütün eşyalarını çoktan evine yerleştirdiği için küçük bir çantayla Foça’ya adım attığında içi içine sığmıyordu İvy’nin, önce Demir’in ailesini aramayı düşündü ama yılın bu zamanlarında Eskişehir’de oldukları aklına geldi, o zaman direkt pansiyona baskın yapmalıydı.

Açlıktan ölüyordu, çoktan öğlen olmuştu, sora sora buldu pansiyonu. İşte şimdi sürpriz zamanıydı 😀

Birkaç adımlık merdivenlerden çıkıp, pansiyona girdiğinde etrafta kimseyi göremedi ama sağ taraftaki salondan içeri girdiğinde nefesi kesildi, ne kadar güzel bir salondu bu, karşı duvarda bir piyano sağında solunda ise ufak tefek puf koltuklar gördü. Ceren’in olmalıydı piyano, Demir bahsetmişti önceden. Sağ tarafında da salonun sahile bakan pencerelerinden içeri sıcak bir ışık giriyordu. Özellikle eskitilmiş antika görünümlü mobilyalara zıt şekilde aksesuarlar ve duvardaki tablolar rengarenkti, parlak ışıkta bu daha bir belirgindi.  Salonun diğer tarafında arka bahçeye açılan bir başka kapı ve büyük pencereler görülüyordu. Pencerelerin önünde salondan L şeklinde bir tezgahla ayrılmış sevimli bir mutfak görülüyordu.

O anda dışarıdan gelen sesleri fark etti, arka bahçede insanlar vardı. Hepsi birden ayağa kalkmıştı. Hemen giriş kısmına geri dönüp, Demir’in salona girmesini beklemeye başladı. Demir onu görünce kesin bayılacaktır mutluluktan  😀

Evet işte herkes salona girmişti, Demir giriş kısmında birisi olduğunu fark edip kafasını çevirir…

“Ivyyyy!!!! 😀 “

 Ivy, “Ben geldiiiim  :D”

Ama o da ne! Merdivenlerin olduğu yerden bir ses duyup kafasını oraya çevirir Ivy, merdivenlerden süzülerek gelen Andersen’dir, 1900’lerin başından gelmiş gibi duran tek parça mayosuyla* hapishane kaçkınlarına benzemekle birlikte, Ivy küçük dilini de yutmuştur. Yaptığı plana göre Demir sevinçten bayılacaktı onu gördüğünde ama şimdi bayılma sırası ondadır.

Ivy “Hööö… o ne! kim bu!, Demiiiğr”

Ivy son sözlerini söyleyip nalları dikerken, Demir onu bir hışımla yakalayıp kucağına almıştır bile ama ne olduğunu anlayamamıştır daha. Demir ve Ivy’nin etrafına toplanmıştır herkes, kimse neden bayıldığını anlayamamıştır.

Ceren “Tansiyonu mu düştü acaba?”

Haneul “Hava çok sıcak belki güneş çarpmıştır.”

Demir ise gayet dramatik bir şekilde.. “Ivyyyy, dönüşün böyle mi olacaktııığğ”

Ceren “Sakin ol Demir, Türkan Şoray moduna bağlama hemen… Yol uzundu, tansiyonu düşmüştür belki!”

Demir “Öyle hassas bir bünyesi yoktur ama neden bayıldı ki????”

Andersen “Ben de anlamadım neden bayıldı!” 😀

Andersen bunları söylerken millet onu daha yeni farketmiştir, bütün gözler ona çevrilir, aynı anda herkes sus pus kesilir. Haneul hariç! Bir hışımla Andersen’ı omzuna yükleyip merdivenlerden yukarı koşmaya başlamıştır bile 😀

Ceren “O(h)aaa resmen adam kaldırdı!!!”

Yukarı kata çıktıklarında, Haneul soluk soluğadır, boğazındaki damarlar şişmiş, gözler beyaz ırka kaçacak kadar büyümüştür. Andersen yere bıraktığı anda yaygarayı koparır.

“Ben bu mayoyu yakmıştım, sen onu nasıl ? Nasıllll,  Nasıl!!!!”

3.Bölümün Sonu

NOTLAR

*Skrivekugle: Danca daktiloya verilen ilk isim, Yazar Top anlamına gelmektedir. Bkz: Kaynak

*Nisan ayı itibariyle son daktilo fabrikası da kapanmıştır. Bkz: Kaynak

* “Sana bir sır vereyim dostum! Kıyafetler birbirine ne kadar uymazsa, o kadar cesaretle giyinirsin” SKKS’ın 18. Bölümünden çok sevdiğim bir repliktir 🙂

*Andersen’in iç akıtan mayosu Bkz: Kaynak

Küçük Siren 2. Bölüm

-Sahne I-

Ketil Bjornstad – Departure

Ceren sabah erkenden kalkmış ama pencereden dışarı dalıp gitmişti. Sonunda beklediği gün gelmişti, annesinden yadigar bu taş evde annesiyle hayal ettiği geleceğe kaldığı yerden devam edecekti.  Kalbindeki yaralar ne kadar derin olursa olsun, bu güvenli sığınakta hayatını tekrar kuracaktı.

Foça’ya adım attıkları günü hatırladı birden, annesi ve babasının boşanması kesinleşmişti. Mahkeme kararından çok önce zaten unutmuştu yüzünü babasının.  Ama annesi unutmamış olmalıydı, hiç bu kadar solgun görmemişti onu. Bazen dalıp dalıp gidiyordu, yüzünü hiç olmadık zamanda buruşturup bir şeyler mırıldanmasından bu boşanma işinin çok kötü bir şey olduğunu düşünmüştü ilk, sonra okulda öğrendiği şeyleri düşünüp gülümsemişti.

“BOŞANMAK”,  “Boş – an – mak” boşanmak kötü bir şey olamazdı. Bu buluşunu annesine de söylemeye karar verdi.

“Anne, boşanmak kötü bir şey değil!”

Annesi başını çevirip elinden sıkı sıkıya tutmuş küçük kızına bakarken şaşkınlık içinde kalmıştı bir an.  “Boşanmak.. hıı.. tabiî ki kötü bir şey değil!” diyebilmişti sadece.

Ceren’de sevinçle bu dâhiyane buluşunu daha da açıklamaya karar verdi. “Boşanmak kötü bir şey değil, adı üstünde Boooş… annn… mak! artık babamı andığında artık aklına kötü şeyler gelmeyecek, çünkü boş-andın artık anne…”

Annesi birden kahkahalarla yere çömelip gülmeye başlamıştı ondan sonra, demek ki doğru bulmuştu kelimenin kökünü 🙂 Onu kucaklayıp havaya kaldırdığında ise gözleri ışıl ışıldı bu defa 🙂 “Akıllı kızım benim, iyi dedin artık boooş-andım, kötü anılar yok artık, boş verdim hepsini… Yeni doğmuş gibiyim hatta! Seninle güzel bir başlangıç yapacağız burada, ah benim güzel kızım” Bu sözlerle Ceren’i kendine çekip sıkı sıkıya sarılmıştı tekrar.

-Sahne II-

Pinhani – Dön Bak Dünyaya

 “Ben de boş verdim anne, bugün yeni bir başlangıç yapacağım. Yukarılarda bir yerden beni izliyorsun biliyorum, sana kızının ne kadar güçlü olduğunu göstereceğim. Her şeyden önemlisi yeniden mutlu biri olacağım” geçmiş günlerin hatıraları arasında ağzından dökülen bu sözlerle, Ceren daha bir hırsla pansiyonu açmaya koyulur.

Kayıt defterini tekrar kontrol eder, pansiyonda Ceren’in kaldığı oda hariç 5 oda daha vardır. İlk müşterileri ise Danimarka’dan gelen erkek bir çifttir. Yani herhalde çiftler diye düşünür Ceren…

“O kadar boş oda var dedim, yine de çift kişilik tek bir oda istedi adam, demek ki çiftler!?”… “hımm acaba ben mi yanlış anladım, çift kişilik yatak değil de 2 kişilik bir oda istemiş olabilir mi? Ah Ceren aklın nerdeydi, her dediğine sevinçle evet dedin, şimdi yanlış bir şey olursa rezil oldun demektir! Neyse ben her ihtimale karşı çift kişilik hazırlayayım, eğer çift değillerse de yataklar birbirinden ayrılıyor zaten. Evet evet böylesi daha iyi !” böyle düşünüp odaya tekrar bir çeki düzen verir Ceren.  Artık her şey hazırdır, bu seferde cep telefonunu kontrol eder, “Demir gelmek üzeredir şimdi,  müşteriler gelmeden çocuğa güzel bir kahvaltı hazırlayayım ufaktan”.

Pansiyonda sabahları kahvaltı, akşamları ise büyük salonda Ege mutfağından pratik mezelerle içki servisi sunmayı kararlaştırmıştı şimdilik. Annesi olsa 5 yıldızlı otellere taş çıkartan yemekler hazırlardı kesin ama Ceren şimdilik altından kalkamayacağı şeyleri pansiyonda uygulamamakta kararlıdır. İkizler gelsin asıl o zaman mutfağı tekrar eski günlerine döner diye düşünüyordu. O bunları düşünürken telefonu çalmaya başlar birden.

“Ah Demir arıyor!” “Alo Demir? Geldin mi? Kahvaltı mı? Yok ben de yapmadım ama kahvaltı hazır oyalanma direkt buraya gel! Yok bir şeye ihtiyacım, gel direkt!”

Çok geçmeden iki çocukluk arkadaşı, penceresi arkadaki ufak bahçeye bakan mutfakta oturmuş kahvaltıya başlamışlardır.

Ceren “Ay çok özlemişim seni, iyi ki geldin valla”.

“Tabi tabi çook özlemişsin cidden, ben aramasam senin hiç arayacağın yoktu, nikah şahidim olmandan bile vazgeçecektim bir ara ya neyse! Ama yook suç sende değil, o Egemen hergelesi bir nefes aldırmıyordu ki sana, varlığı ayrı bir dert yokluğu ayrı! Neyse kurtuldun iyisiyle kötüsüyle…” Bunu söylediğinde Ceren’in alnı birden kırışıp, köpek dişleri uzamıştır sanki.

Demir “Eheğği hiç suratını buruşturma, pis vampir! Sana dedim o kadar, sen dinleme beni daha ah ah, neyse bundan sonra bendeniz abinden geçer not almayan kimseyi aileye katmıyoruz oldu mu!”

Demir’in bu dediklerinden sonra Ceren unutmak istediği o konuyu tekrar açtığı için Demir’e kızmak istedi ama yapamadı. Demir de zaten hiçbir konuyu geçiştirmezdi, yerli yersiz söyleyip böyle ortaya dökerdi… Demir derdini içine atan kişilerden değildi, Ceren’i de zorla kabuğundan çıkarmak niyetindeydi, içine atacağına Demir’e kızsın daha iyiydi ona göre.

“Oldu başka bir isteğin, Egemen’den sonra and içtim, kimseye göre hayatımı düzenlemeyeceğim, kendi kararlarımı kendim vereceğim, işine ne kadarı gelirse artık!”.  Ceren’in bu kararlı çıkışmasını görünce gözleri parlar Demir’in, beklediğinden daha iyi bulur Ceren’i…

“Dövseydin bari, şimdi senden bir bardak daha çay isteyeceğim ama onu da başımdan aşağı dökersin bu sinirle, gidip kendim alayım bari, benim misafirliğimde buraya kadarmış” bunu der demez, oturduğu yerden ağır çekimde kalkıyormuş gibi yapar, bir yandan da acıklı bir yüz takınmayı ihmal etmez …

“Ver bardağını ver, istediğin çay olsun, zaten öğlene kadar yedin yedin! Danimarka’dan gelen ilk müşterimizle ikimizin de misafirliği bitiyor” der Ceren ve müjdeli haberi vermenin mutluluğuyla Demir’e muzipçe göz kırpar.

“Odalar tutuldu mu? voaa ne çabuk”

“Odalar dediysem yalnız, bir tanesi! Ama böylesi daha iyi oldu, hem bizim de ilk deneklerimiz olurlar böylece ahhaha”. Ceren bunu der demez, gene gelenlerin bir çift olup olmadıklarını düşünüp, muzipçe güler.  Ceren böyle tatlı tatlı sırıtırken, Demir burnunun dibine kadar gelmiştir.

“O surat ifadesi ne öyle? Bizim cadı gene neler düşünüyor, yoksa ilk müşterilerimiz İç akıtan grup* filan mı? Hahah. Ohooo, sen görüşmeyeli baya değişmişin, bizim düğün kokteylinde İvy sana o kadar yakışıklı arkadaşlarını göstermişti de sen oralı bile olmamıştın… Gücensem mi sevinsem mi bilemedim şimdi”

“Yok Demir öyle bir şey değil valla, tamam gelenler erkek ama galiba çiftler hihi, ay nasıl birileri acaba? kesin çok eğlenceli insanlardır 🙂 Ama işte tam da emin değilim belki çiftler belki değiller! Sabahtan beri odalarını nasıl hazırlasam diye şaşırdım kaldım, en son yatakları birleştirip öyle düzenledim.”

Ceren’in bu yorumlarını görüp, yüzüne takındığı şapşal ifadeyi görmesiyle Demir’in kahkahayı koparması bir olur.

“Sen bu kafayla nasıl burayı işleteceksin bilmiyorum ki, gene hayal alemine daldın.  Sanki adamlar buraya seni eğlendirmeye geliyor sırf. ( 🙂 ) Sakın ola sakız gibi yapışıp peşlerinde dolanma bak! 2 günde sapık diye karakola düşer rezil olursan hee! Ah ah neyse ki ben varım yanında, arkanı yine ben toplayacağım anlaşıldı.”

“Hıh sana kalsa zaten ben hiçbir şeyi tek başına yapamam. Ama bak göreceksin, gül gibi bakacağım buraya. Misafirlerimiz arttıkça, burası da eski günlerine geri dönecek.” Ceren bunu içten gelerek söylemişti, sanki biri ışıktan bir yumak yerleştirmiş yüreğine, çok umutluydu gelecek günlerden.

Kahvaltılarını bitirene kadar bir süre daha pansiyonla ilgili planlarından bahsedip gülüşürler. Daha öğlen sıcağı bastırmamışken, son bir kez de Demir odaları ve alt katı kontrol eder. Son olarak pansiyonun girişini açıp, gelecek olan müşterileri beklemeye koyulurlar.

-Sahne III-

Heartsrings OST – You’ve fallen for me (eng sub)

Ceren kayıt masasına geçmiş, defteri ve anahtarları kontrol ederken. Haneul kapıdan içeri süzülür. Yüzünde mutlu bir ifadeyle Ceren’e selam verip İngilizce kendini tanıtır…

“Merhaba Sirin! hmm Si-rien, Siiie-r..? diye bocalar Haneul gelir gelmez. Ceren’e kalsa bu kocaman ama şirin adamın ağzından çıkan her şeyi ismi olarak kabul etmeye razıdır. Ama kibarca adının telafuzunu söyleyip tekrar selam verir.

Haneul, bu defa daha bir tok sesle kendini tanıtır.

“Merhaba 🙂 Ben Kim Ji Haneul. Arkadaşım Hans Andersen ile geçen gün kayıt yaptırmıştık.”

O sırada Demir’de Haneul’u fark edip selam vermeyi ihmal etmez.

Ceren ise, boş bulduğu vakit Haneul’u baştan aşağı süzmeden edemez.  “Ah neden bütün hoş erkekler gay olmak zorunda” diye iç geçirir ama gülümsemeyi de ihmal etmez, hatta düşüncelerini bastırmak için biraz fazla gülümsemiş bile olabilir.

Ceren “Merhaba,Biz de sizi bekliyorduk. Bay Andersen’in istediği gibi odanız hazır, kendisi nerede, yalnız gelmiş gibisiniz.” der bir umut.

“Çantası biraz ağır, yolun gerisin de kaldı ama ben kayıtları onun yerine imzalayabilirim. Bir an önce yerleşmek istiyorum.” Omzundaki fotoğraf makinesini işaret edip “Sabah aydınlığını kaçırdık bugünlük ama öğle vakti geçmeden biraz kasabaya göz atmak istiyorum.”

Anam bu ne enerji, iki dakika bir dinlen demek geldi Ceren’in içinden ama kendini toparlayıp, salon ve mutfağın olduğu giriş katı, arkadaki ufak şirin bahçeyi gösterdikten sonra üst kattaki odasına kadar eşlik etti Haneul’e.

-Sahne IV-

Kargo – Sen Bir Meleksin

Haneul, Ceren’in eşliğinde pansiyonu gezerken,  İstanbul fotoğraflarından ve dedesinin savaş anılarından tanıdığı Türkiye’ye değil de sanki masalımsı başka bir yere gelmiş gibi hisseder. Havaalanından buraya kadar süren kısa yolculuktan itibaren başlayan bu his merdivenleri çıkarken daha da artar.

Uçuş faslı bittikten sonra bindikleri servisle, ilkin kentin o uzun kıyılarından geçmişlerdi, çantasından çıkardığı not defterine fotoğrafını çekmek istediği ilk mekanın adını bile yazmıştı, Kordonboyu… Kasabaya yaklaştıkça önce sarı yeşil tarlalar arasında bir yolculuk başlamıştı, sık çam ağaçlarının bulunduğu ormanın içine girdiklerinde ise birden etraf tekrar açılmış önlerinde bir sürü tepe belirmişti.

Tepelerin arasında dalgalanan yalnızca yolun kendisi değildi, mavisi gökyüzüne karışan deniz ve denizi gökyüzünde belli belirsiz gezinen bulutlara kaptırmak istemediği her halinden belli Foça’nın görüntüsüydü aynı zamanda. Foça, eteklerine serilmiş denizi tutmak için var gücüyle kıyılarını eteğini toplar gibi büzmüş duruyordu sanki. İrili ufaklı ufukta dağılmış adalarda sanki bu iş için görevlendirilmişler, denizi Foça’ya sürüklüyorlardı… Haneul’un gözünden Foça ilk bakışta böyleydi, bu kasabanın her köşesini gezip fotoğraf çekmek için şiddetli bir istek duymaya başlamıştı çoktan.  Üzerine eski yel değirmenleri serilmiş son tepeye vardıklarında artık kasabanın içine girmişlerdi, kasabanın tam merkezindeki garda indiklerinde içi içine sığmıyordu artık.

Andersen’in elinden kaptığı krokiye bakıp pansiyonu bulması da çok zor olmamıştı zaten. Gardan denizi gördükleri ilk sokağa girdiklerinde kasaba basit bir şekilde iki yöne ayrılıyordu, aradıkları pansiyonda sağ taraftan uzanan sahil yolu üzerinde bulunuyordu. Kaybolmak işten bile değildi.

Ama üzerinde Kaktüs Çiçeği yazan taş evi gördüğünde içi birden bire burkulmuştu, nedenini bilmiyordu ama içi sızlamıştı pansiyonu gördüğünde. Türkiye’de çektiği ilk poza o anda karar verip, taştan örülmüş bile olsa yardıma muhtaç gibi duran evi kadrajının içine aldı hemen.

Pozu çeker çekmez hafızasında bir an şekillendi, sanki böyle bir evi rüyasında da görmüştü! Yine aynı yerde durmuş bu evi izliyordu,  gece vakti yıldızların altında taş duvarları ay gibi parlak duruyordu. Pencereleri kapalıydı, içinde acaba kim yaşıyor diye şiddetli bir arzuyla dolmuştu.

O an bir yıldız kaymış ve düşüncelerini duymuş gibi bütün pencereler şiddetle açılmış, üst kattaki bir pencereden uzun dalgalı saçlı bir kadının silüetini görmüştü. Yüzü belli belirsizdi, ama işte rüya ya bu! Nasıl ki rüyanızda gezetedeki sizin için önemli bir manşeti okumak için, gözünüz sayfalarda gezinir yine de harfleri seçemezsiniz. Haneul’de kadının yüzünü seçemiyordu bir türlü. Biraz daha yaklaş, yaklaş ki yüzünü göreyim diye içi içini yiyordu. Sanki  o da onu duymuş gibi pencereye yaklaşmıştı ama tam da o an rüyasından birden uyanmıştı! Rüya yine de öyle gerçekçiydi ki, uyandığında kendini evine bile yabancı hissetmişti.

Şimdi rüyasındaki o eve bakarken, arkasında kalan denizden hafif bir rüzgar esip Haneul’u şefkatle okşadı.  O esintiyle tüm hüznü silinmiş tekrar neşeyle dolmuştu yine.

***

Andersen’i beklesem mi dedi ama mıknatıs gibi çekilivermişti eve. Böylelikle koşar adım merdivenleri çıkıp pansiyondan içeri girdi.

Heartsrings OST – You’ve fallen for me (eng sub)

Hızla içeri girip Ceren’i masa başında gördüğünde, ne söyleyeceğini bilemedi bir an, neydi ki adı? Pansiyona kendi adını vermiş olamazdı, Türkçe bilmiyordu ama Kaktus’un Cactus’den geldiğini tahmin etmişti ve böyle narin bir yaratığa isim olarak verilemeyeceği kesindi ( 😀 ). Krokinin köşesinde Ceren ismininin yazdığını hatırladı. Cactus nasıl Kaktus diye Türkçe’de geçiyorsa belki de Sirenleriyle ünlü bu kasabada insanlar kızlarına Siren’in Türkçesi olan Ceren ismini koyuyorlardır, kim bilir? O an yüzüne ister istemez kocaman bir gülümseme yerleşmişti. Siren ismi kesinlikle daha çok yakışmıştı. Madem buralara kadar gelmişti, dedesinin vasiyet gibi söyleyip durduğu Türk gelin misyonunu yerine getirmek için bundan daha iyi bir fırsat da bulamazdı herhalde. Bu muzip düşünceler içinde, kendinden emin masaya kadar gelmişti, ama Ceren kafasını kaldırıp gülümesiyle tüm cesareti gitmişti.

Doğru düzgün ismini söyleyememişti bile ona, inşallah yanlışlıkla küfretmemiştir diye içinden dua bile etmişti bir an.  Ama genç kadının tüm nezaketiyle ona gülümsemesi, ortamı o kadarda batırmadığını düşündürüp onu rahatlaştırmıştı. İçinden bin tane poz çekmek geliyordu Ceren’in, hatta ağzından yanlışlıkla bu düşünceler dökülecekken, lafı çevirip kasabanın diğer güzelliklerini nasıl da görmek istediği gibi bir şeyler zırvalamıştı. Daha fazla saçmalamak için evi incelemeye koyulmuştu ve tekrar yolculuk ederken kapıldığı o huzurlu atmosfere geri dönmüştü. Şimdi Ceren’le üst kata çıkan merdivenlerde yukarı çıkıyordu.

-Sahne V-

(My Fair Lady OST) [Tango] Lady, Please

Ceren “Pansiyon aslında anneme aitti, uzun yıllar teyzemlerle beraber burayı ev gibi kullandık. Biz üniversiteye başladığımızda onlarda boşalan odaları değerlendirmek için pansiyona çevirmeye karar verdiler. Onların işlettiği pansiyonu şimdi ben ve kuzenlerim işletmeye başladık. O yüzden açıkçası biraz acemilik çekiyorum, eğer hoşunuza gitmeyen bir şey olursa mutlaka haberim olsun. Size güzel bir tatil geçirmek için elimizden geleni yaparız.”

“İlk müşteriniz ben oluyorum o zaman, ne mutlu bana 🙂 Kuzeniniz aşağıdaki bey miydi?” derken Haneul içinden çok başka şeyler söylüyordu “Yaşasın erkek arkadaşı değil, ama nasıl kuzeni oluyordu ki, bildiğim koreliydi çocuk! Olsa olsa bana kuzen olur ya O! hımm ilginç”

“Aa Demir’i mi diyorsunuz, Demir benim aile dostumdur, kuzenlerim gelene kadar eşiyle bana yardımcı olacaklar bir süre.  O da benim kuzenim gibidir ama … ee şey telefondaki beyefendi odanızın denize bakan bir yerde olmasını söylemişti. Benim kaldığım yeri saymazsak iki odamız daha denize bakıyor.  Ama Bay Andersen’ın seçtiği oda hemen şurası, en sağdaki oda sizin!”.

Ceren “Sizin!” odanız derken neden böyle muzipçe gülmüştü.

“Sizin” “Sizin” “Sizin” “Sizin” “Siiiaaaziian” bu ses kulaklarında gittikçe daha bet bir tonla yankılanırken, Haneul’un jetonu da sonuda düşer. Donk! Donk! Donk!

 “Tanrım bu bir kabus olmalı yoksaa… “sizin” derken Hans ile beni, beni, “biziii”, ahhhhhh ulen Hans! Bittin sen”

-Sahne VI-

My Fair Lady OST – Hot Stuff – Instrumental

Birden Haneul’un aklına Andersen’in yol boyunca kırdığı potlar gelmişti, bunu burda da yapmış olamazdı değil mi? Ama Hans bu! yapardı!

-Kopenhag’daki evden çıkıp taksiye binerken bu ikisini hayal ediniz :D-

Andersen “Kapıları kitledin mi?” , Haneul “Evet”

Andersen “Doğalgaz ve su vanalarını kapadın mı?”, Haneul “Hıııı evet”

Andersen “O küçük çanta sana yetmez diye, bir kaç içlik benimkilerden arttırıp koydum bavuluma!”

Bunu söylerken Haneul’a bir de göz kırpmıştı ve ne yazık ki bunu taksi şöförü de görüp gülümsemişti. Haneul her ne kadar “Biz arkadaşız” demişse de iş işten çoktan geçmişti.

-Şimdi de uçaktalar 😀 –

Haneul’un omzunda horul horul uyuyan Andersen, arada yastığını mıncıklar gibi Haneul’un tavuk göğsü gibi yumuşak böğrünü ( 🙂 ) sıvayıp durur. Aynı anda bütün hosteslerin yüzü düşüp aralarında fısır fısır oflayıp puflamaya başladıklarına tanık oluruz.

Karıncalanma hissiyle uyanan Haneul ise, üstüne abanan Andersen’i bir hışımla kenara atsa da olan olmuştur artık. Ekstra içki servisleri de bir anda kesilir tabi, halbuki o andan itibaren Haneul’da esaslı bir içki krizi başlamıştır. “Tanrım bana sayıyla mı verdin bunu, aahh benim dertli başıım”.

-Sahne VII-

“Sayrın, Siyrın ayşş… Ben! kesinlikle çift kişilik bir oda istemedim! Bir yanlışlık olmalı! Lütfen bize iki oda verin n’olursun!” Haneul küçük bir çocuk gibi yerinde hoplamaya başlamıştı bile bunları söylerken…

Ceren “Ah afedersiniz, benim hatam olmalı, tabiki( canıma minnet) size başka bir oda veririm. yalnız tek kişilik odalar karşı koridor,  Bay Andersen belki bana çift kişilik yatak istediğini söylemiştir de ben yanlış anlamışımdır. Size karşı koridorda bir oda verelim, Bay Andersen ise bu odada kalmaya devam etsin. Olur mu?”

Haneul bir karşı koridora bakar bir de neredeyse Ceren’in kaldığı odaya bitişik olan yere bakar.  O andan itibaren kesinlikle kararlıdır, Hans’ı da o eski püskü bavulunu da parça pinçik yapıp yeryüzünden silecektir! Evet evet, kesin yapacaktır bunu! 🙂

“Ceren hanım, lütfen yanlış anlamayın, ben-im.. pardon.. arkadaş-ım Hans’ın kelimelerle arası pek iyi değildir(!) Kesin o yanlış açıklamıştır. Lütfen ikimize de çift kişilik olsun, malum benim omuzlar geniş anca sığarım 😀 ” Bunu söylediği anda pişman olmuştu, ama Ceren’in yüzüne baktığında kendisini katıla katıla gülmemek için zor tuttuğu her halinde belliydi ne yazık ki. “Len oğlum zaten Hans sı*mıştı sen de bir güzel sıvadın aferin sana” diye içinden geçirdi. Özlemini çektiği Türkiye seyahati kesinlikle böyle başlamalıydı ama olan olmuştu bir kere!

Aynı anda aşağıdan Hans’ın sesini duydu, belki de önce kokusunu duymuştu ama kesinlikle emindi, gelen kişi Hans’dı!

“Ee Sirın, galiba Hans geldi, bana şu ortadaki odayı verin lütfen!” Gösterdiği oda Hans ile Ceren’in ortasındaki boş odadır. Hans’ın akşamları ne gürültücü olduğunu biliyordur, bitişiğindeki oda da kalmak bile işkencedir ama Ceren’i kaptırmaya da niyeti yoktur.

“Tamam nasıl isterseniz, aşağı inip odanın anahtarlarını getireyim”

Haneul “Ben de sizinle geleyim” 🙂

-Sahne VIII-

Coffee House OST – 커피하우스 (Guitar Ver.) (Inst.)

Aşağı indiklerinde Demir ile Andersen’i bavulu kibarca(!) kendi aralarında çekiştirirlerken bulurlar.  Haneul’un da gözü döner bir an, demek ki siniri hala geçmemiştir. Bir hışımla bavulu alıp kapıdan dışarı atar. Ya bavulu ya Andersen’i parçalayacaktı, arada kaynayan bavul olmuştu. Bavulu fırlatırken içinden de “Elveda içlikler, elveda gürültücü külüstür!” diyordu.

“Zaten içinde önemli bir şey yoktu Demiığr! Lütfen arkadaşımın verdiği rahatsızlığı affedin!”

Andersen “N’aptın Brooo?”, Haneul “Bana Bro deme!”

Andersen “Bir tanem mi diim o zaman!”,

Haneul “Saçmalama yaa (ah yine aynı muhabbet, leen sen beni delirtmek için mi bu dünyaya geldin!!) neden bahsediyorsun sen Ahbap! (Bunu tok bir ses tonuyla söylemişti) zaten çok pis kokuyordu, madem pansiyon sahipleri rahatsız oluyor o zaman atalım gitsin, sana yenisini alırım”

Andersen, çocuk gibi omuz silkip, hiç dışarı fırlatılmamış gibi kapı eşiğinde duran bavulu alıp tekrar içeri sokar. Herkes dumur olmuştur, hani dışarı atılmıştı bavul, demek ki Haneul becerememişti atmasını!!

Haneul “Ulen bavulun da senin gibi, kurtuluş yok mu ikinizden” der sessizce.

Andersen oralı bile olmaz, Demir’e dudak büküp, Ceren’e gülümser.

“Merhaba Ceren, telefonda benimle görüşmüştünüz.”

Ceren “Evet öyleymiş öhöm.. Yani evet görüştük, şimdi bizde odanızı nasıl istediğinizi konuşuyorduk, sanırım bir yanlışlık yapmışım. Ama Bay Kim ile konuşup halletik, size odanızı göstereyim hemen.” Andersen ile merdivenlere doğru giderken, arkasını dönüp muzipçe Demir’e seslenir.

“Demir 2 numaralı odanın anahtarını alıp Bay Kim’e odasını gösterir misin, ben de Bay Andersen’e odasını göstereyim 😉 “

Demir’in az önceki asık suratı, normale döner. Pis pis sırıtmaya başlamıştır. Belli ki çift değiller, Ceren’in iş güzarlığıydı işte. Anahtarı alıp Haneul ile onların peşinden yukarı çıkar.

Haneul ile merdivenden çıkarken Demir “Ceren Hanım ufak bir yanlışlık yapmış, kusura bakmayın.”

Bunu derken kendini tutamayıp kısa bir kahkaha kopartır ama hemen toparlar kendini.

Haneul, yüzünü ekşitip bakakalır Demir’e, başka zaman olsa evire çevire pataklardı çocuğu. Ne la bu, kavga da bile söylenmez böyle şeyler.  Gözümün içine baka baka gülüyordu bir de hergele! Neyse canım, Andersen yüzünden oluyordu sonuçta bunlar, asıl sorumlusu oydu. Onunda zamanı gelecekti elbet.

Haneul zoraki gülümseyerek “Hans yani Bay Andersen’ın yabancı dille pek arası yoktur, benim de işlerim yoğundu kendim ilgilenemedim ne yazık ki!” der, önlerinde bulunan Andersen’e dövecekmiş gibi bakmadan da edemez.

Yukarı çıktıklarında Andersen, Haneul ile odalarının ayrı olduğunu farkeder, demek ne yapmış etmiş Haneul odaları ayırmıştı. Aslında olurda kasabadan başka kadınlarla takılır diye Haneul’u boş da bırakmamaya çalışmıştı ama içinden bir his bu konuda artık endişelenmemesini söylüyordu.

Ceren ve Demir her iki kapıda durup Andersen ve Haneul’u izliyorlardı.

Haneul rüyasında gördüğü evin, ne kadar huzur dolu bir yer olduğunu görüp çok şaşırmıştı, rüyalar tersine çıkarmış demek ki!

Andersen ise bavulunu pencere önündeki masaya çıkarıp içini açmıştı. Demir merakla onu izliyordu. O pis ve ağır olduğu her halinde belli bavuldan ne çıkacaktı acaba?

2.Bölümün Sonu

NOTLAR

*İç akıtan grup: SKKS’nin muhteşem dörtlüsünü burada anmadan geçmek olmazdı. Bkz 🙂

Küçük Siren – 1. Bölüm

Etiketler

, , , , , ,

Andersen’in Küçük Siren masalını duymuş muydunuz? Sevdiği için ailesini geride bırakan ama beklediği karşılığı göremediği halde, kendini yine onun için feda eden küçük deniz kızının masalından bahsediyorum. Mutlu son ile bitmez bu defa diğer masallar da olduğu gibi, çünkü masalın sonunda ne insan olabilir ne de tekrar bir sirene dönüşebilir, köpüğe dönüşüp gök kızlarının arasına karışan sirene ne olduğunu bir daha da sorgulamaz insanlar çünkü masal oracıkta bitmiştir.

Oysa ki köpük olup yok olan siren bu defa eskisinden daha yalnızdır, ne ailesinin yanına gidebilir ne de sevdiğinin yanına, Küçük Siren sonsuz acının içine hapsolur ve unutulur gider. 

Küçük Siren’i okuyan küçük kızlardan bazıları da büyüdüklerinde onunla aynı sona mahkum olmaktan kurtulamazlar, hatta son zamanlarda sokaklarda küçük siren sendromu yaşan genç kadınların sayısı azımsanmayacak şekilde artmıştır.

Dünyadaki yerlerini yani hayat gayelerini kaybetmiş bu kadınların bazıları, bir süre sonra bu acıya daha fazla dayanamayıp kendilerine kıymakta ve vaktinden önce dünyayı terk ettikleri için öte tarafta kaosa sebep olmaktadırlar. Hikayemiz de bundan sonra başlamaktadır…

-Sahne I-

Sonsuzluk içinde bir yer, ruhların doluştuğu bu yerde gözle görülemese bile bir terslik olduğu hissedilmektedir.

Tanrı: Andersen’ı buraya getirin!

Yarattığı bu kaostan dolayı Tanrı Andersen’i yanına çağırmıştır, Andersen olayı bilmekte ve derin bir vicdan azabı çekmektedir.

Andersen,Tanrı’nın huzuruna çıkar.

Tanrı: Ne hissettiğini biliyorum, kalbinde yer eden pişmanlığa son verebilirim! Tüm bu olanları düzeltmek için son bir şansın var!

Andersen, şaşkın bir şekilde: Şans mı? Beni cezalandırmayacak mısınız? Ama ben çok büyük bir yanlış yaptım, benim masallarımla büyüyenlerin umutlarını, daha onlar çok küçük ve savunmasız iken ellerinden aldım. Benim yüzümden yaşamın getireceklerine olan inançları kalmadı ve hayat hep kötü gidecek sandılar, kendi ruhlarını cezalandırdıklarının farkında olmadan canlarına kıydılar, yaşamaktan vazgeçtiler.

Sizi sorgulayacak değilim Tanrı’m ama neden bana tekrar bir şans verdiğinizi anlamadım!?

Tanrı: Seninle bir anlaşmaya yapacağız, buna bir sınav gözüyle bakabilirsin. Kaosa bir son vermek istiyor musun, istemiyor musun?

Andersen:  Taa ta tabiî ki! Ne gerekirse yapmaya hazırım!

Tanrı: O halde anlaşma şu! Sen, Hans Christian Andersen! Dünyaya geri dönecek ve sebep olduğun küçük siren sendromuna yakalanmış bir kadını yaşama geri kazandıracaksın! Eğer bunu başarabilirsen, seni affedeceğim. Dahası buraya acı içinde doluşan diğer sirenlerinde ruhlarını bağışlayacağım. Ve onlara tekrar dünyaya dönüp bu defa mutlu bir yaşam sürmeleri için ikinci bir şans tanıyacağım.

Andersen:  Sormaya korkuyorum ama ya başaramazsam !

Tanrı: Eğer başaramazsan tüm o şöhretin tarih sayfalarından silinecek, yaşarken yaptığın eserler de tabi unutulacak. Kimse Andersen’i hatırlamayacak. Tıpkı gökyüzüne yükselen o köpükler gibi senden geriye de hiçbir iz kalmayacak. Sade bir vatandaş gibi yaşamış sayacağım o hayatını. Ama her halükarda kaostan etkilenen ruhlar huzura erecek!

Andersen, karşı çıkacak gibi olur sonra bir şey diyemez.

Meleğe benzettiği kibar gülüşlü bir kadın, onu tekrar dünyaya geri dönmek üzere hazırlamaya başlar.

Melek: Doğup büyüdüğün evi kullanacaksın tekrar ama evi bizim seçtiğimiz biriyle paylaşacaksın!

Andersen: Peekki!

Melek: Dünya parasını merak etme, sen öldükten sonra sırtından çok para kazandılar, o bütçeden sana yeteri kadar para ayırdık, tüm harcamalarını oradan yapacaksın.

Andersen: Ta tamam!

Melek: Oraya gittiğinde kimse Andersen’in şöhretini ve masallarını duymamış olacak, seni yalnız ev arkadaşın biliyor olacak. Hımm uçak nedir biliyor musun?

Andersen: Evet, her akşam Dünya Belgeselini hiç kaçırmadan izlerim, neden sordunuz, buradan oraya uçakla mı gitcem?

Melek, muzipçe güler:  Yok buradan uydu kaldırıyoruz öyle gidiliyor nıhahahah  -dokgojin gülüşü, melek Kore Dizileri izliyor belli ki-

Andersen: Uydu mu?!!

Melek: Son dediğimi unut, buradan oraya nasıl gideceğini hiç kafana takma, orasını biz ayarlayacağız. Yalnız sen eve gider gitmez, Türkiye’ye gitmek için uçak biletlerini ayarlamayı ihmal etmemelisin, ev arkadaşını da alıp Türkiye’deki Siren Kayalıkları’nın olduğu kasabaya yani Eski Foça’ya gideceksin.

Andersen: Tanrı gerçek bir siren’i kurtaracaksın derken Yeni Osmanlı’ya yani Eski Foça’ya gidip siren yakalamamı mı istedi yani! ben sanmıştım kiii?

Melek , kibar bir şekilde güler bu sefer: Hayır tabi ki gerçek bir insanın hayatını kurtaracaksın! Ev arkadaşını seçtiğim gibi şanslı Siren’imizi de ben seçtim! Farklı ülkelere gittiğin de bile dil sorunun olmayacak ama fazla dikkat çekmemek için bütün dilleri anlayabildiğini fark ettirmemen lazım!

Andersen ağzı açık meleğin dediklerini dinlerken, melek de peşi sıra bir çok ayrıntıdan, bazı kurallardan behsetmeye devam eder…

… Aaa! Unutma seni kimse tanımıyor ama bu devirde meslek çok önemli, acemi bir yazar olduğunu söyleyebilirsin soran olursa!… Hımm başka bir sorun yoksa?

Andersen: Şşey aslında vaa..  Melek: Şimdi gidebilirsin, delikanlı Andersen!

-Sahne II-

Secret Garden – Ode To Simplicity

İzmir, Eski Foça’da bir pansiyonun dış kapısı. İki katlı taş evde tüm pencereler ahşap panjurlarla örtülüdür. Pencereleri gibi demir kapısı da kapalı olan evin kapısı ağır ağır açılır.

27-28 yaşlarında genç bir kadın kapıdan bitkin bir ifadeyle dışarı çıkar, akşam olmaktadır ama ufukta kalan son güneş kırıntıları gözünü kamaştırır, huzursuzca gözünü kırpıştırır. Kapıdan çıkarken peşi sıra bir nesneyi daha evin içinden sürükleyip dışarı çıkartır. Yazlık kasabalarda sıkça görülen, türkuaz renkte bir bisiklettir bu. Kadın, üç tekerleği ve arkasındaki kocaman sepeti ile merdivenlerden aşağı indirip kaldırıma kadar sürükler bisikleti. Kapri tulumunun önündeki büyük cepten bir kağıt parçası çıkarır.

“Taze Sofra Şarabı bugün gelecekti Göksel abiye” der ve yüzünü buruşturarak aceleyle Ülkü Pasajı’ndaki dükkanın yolunu tutar, yürüme mesafesi kısa olsa da şarapları kimsenin yardımı olmadan bisikletle taşımak istiyordur.

O kısacık yolda hiç durmadan gitmek imkansızdır ama, onu tanıyan esnaf ve komşular ikide bir durdurup onu sorulara boğarlar.

“Nasılsın kızım”, “Artık hep burada mısın?”, “Tek bırakma kendi, ne zaman istersen bize de uğra”, “İyisin değil mi, Ceren kızım?”, “Bir şeye ihtiyacın olursa…”.

“Sağolun”, “İyiyim…” Tüm bu hal hatır sorularına karşılık inandırıcı olamayan kibar bir gülüşle kısa cevaplar vererek, en sonunda Ülkü Pasajı’na kadar gelebilir. Pasajın giriş ve çıkış kapısı düz bir koridor ile birbirine bağlanmaktadır. Ceren ışık içinde kalmış pasajdan içeri girerken yine beni mi buldun güneş der ister istemez.

Dükkana girip çıraklardan mümkün olduğunca çabuk şarapları getirmelerini ister, onları beklerken, orta boylu kibar bir adam yüzünde şefkatli bir ifadeyle Ceren’e yaklaşır. Ceren onu fark ettiğinde biraz daha sıkılır. “Yine o sorular geliyor, Göksel Abi(Ferzan Özpetek) bari sen yapma” diye geçirir içinden.

Yüzünün sıkıntılı ifadesinden sohbete henüz hazır olmadığını anlayan adam, Ceren’i kaçırmamak için günlük konuşmalar başlatır.

“Demir ne zaman geliyor? Evlenince İzmir’e yerleşeceklerini söylüyordu, yalan oldu galiba?”

“Cumartesi akşamı Foça’ya geliyor aslında” der istemeden, belli ki sohbet uzayacaktır.

“Foça’ya mı? İzmir’de kalmayacaklar mıydı, eşi Ege Üniversitesi’ne asistan olarak gelecek diye biliyordum. Birlikte mi gelecekler? Ivy’di di mi kızımızın adı?”

“Yok Ivy’nin Amerika’daki okulunda daha yapması gereken işler var, o yüzden önce Demir gelecek, ama yaz sonuna kadar buradalar, kuzenlerim gelene kadar bana pansiyonda yardımcı olacaklar sağolsunlar”.

Ceren konuyu çok güzel özetlediğini düşünerek, çıraktan aldığı şarapları bisikletin arka kasasına koyarak toparlanmaya başlamıştı ki, Göksel onu daha da lafa tutar.

 “Demir’in yaptığı da iş mi şimdi, hem daha yeni evliler, hem de kızı bırakıp önden buraya geliyor, Ivy kızımızda pek anlayışlıymış =) ..

Ceren “ya öyle tabii evet hmm…”

“Balayında bile rahat durmuyor şu oğlana bak, eşiyle gidip baş başa tatil yapacağına, pansiyonu asayişe geliyor! Şimdi o geldi mi sana gün yüzü yok hahhaa,  bütün yaz sana patronluk taslayacak haberin olsun. O gelene kadar ortalığı toparlasan iyi edersin, hiç çekilmez onun dırdırı şimdi” “Demir hiç öyle dırdır yapmaz Göksel Abi, günahını alıyorsun, Hem Demir’de, ben de İvy’e iş yaptırtmayız hiç merek etme” “Şaka dedim bende, senin ikiz kuzenlerin geldiğinde onun da papucu dama atılır zaten, peki onlar ne zaman geli…” Bunları söylerken hiç susmayacak gibidir. Konuşurken Ceren’i incelemekten de geri kalmaz, biraz zayıflamış gibidir Ceren ona göre, bakışları donuk, aklı hep başka bir yerde gibi gözüküyordur ama “Pansiyonu açmaya karar vermesi bile bir gelişme, zamanla daha iyi olacaktır.” diye düşünüp yarı umutlu yarı hüzünle iç geçirir.

Kafasında daha bir çok soru vardır, hazır yakalamışken Ceren’i akşam ailesiyle yemeğe çağıracak olur, Ceren lafı ağzına kibarca tıkar, selam verip bisikleti pasajdan hızla dışarı sürükleyip uzaklaşır yanından.

Dönerken de daha fazla vakit kaybetmeden bu defa arka sokaklardan pansiyona yani annesinden boş kalan eve geri döner. İçeri girdiğinde dışarıda yaptığı sohbetlerde olduğundan daha fazla canı sıkılır, boğulacak gibi olur, karanlık bir köşeye şarapları indirip içlerinden bir şişe alır yanına, artık akşam olmuştur. Kimseye yakalanmamak için kadınlar plajındaki* eski iskelenin oraya gider, kasabadaki diğer kıyılar gibi önü açık değildir bu plajın, önünden yol geçmediği için evlerle burun buruna olan plaj, pansiyona beş dakika uzaklıkta sanki gizli bir köşedir.

Bu saatlerde kasaba kalabalık olsa da, burada kimse kimseyle ilgilenmeyip, manzaranın keyfini çıkarmaktadır. İnsanlarla ilgisi tamamen kopan Ceren’e öyle gelmektedir en azından. Onun tek ilgilendiği deniz ve rüzgardır, bir de elindeki şarap. Rüzgara rağmen hava sıcaktır, şarabı ısıtarak heba etmemek için aceleyle kana kana içer… Ama birden bir sıkıntı biner yine, sanki tüm vücudu ruhunu boğuyordur, iskeleden de kalkıp pansiyonun yolunu tutar.

Kapısına kadar geldiğinde baştan aşağı pansiyonun taş duvarlarına göz gezdirir. Ziyaretçileri için gelip geçici bir mekan olan bu taş ev, şuan için bu haliyle kimseye huzur verecek gibi değildir. Sıkı sıkıya kapalı kapı ve pencereleriyle, sanki denizde boğulmak üzereyken nefesini tutmuş, acılı bir insan yüzüne benziyordur. Ya da kendini boğulacak gibi hisseden Ceren’e öyle geliyordur. Gözünü ve ağzını sıkı sıkıya yummuş çırpınan bir insan gibi, ne dışarıda ne de ciğerlerinde kendini yaşatmaya yetecek bir nefeslik hava vardır, ama kendini de tıpkı bu ev gibi sıkı sıkıya kapamaktan başka elinden bir şey gelmez. Sarhoş kafayla işte bunları düşünür, yalpalayarak evin merdivenlerinden çıkarken Ceren’de nefesini tutup öyle girer içeri. Kapı arkasından kapanır.

Üst kata çıkmak için el yordamıyla merdivenleri arar. Ayağı bir şeye takılır, duvara yaslanmış cismin Ceren’in arkasından tümüyle yere çarptığını duyarız.

Sıkıntıdan kıpkırmızı kesilen Ceren, “Bugün hiçbir şeye dokunmayacağım, bugün üzebildiğim kadar üzeceğim kendimi, belki yarın yeni bir başlangıç yapabilirim böylelikle, ama bugün hiçbir şeyi düzeltmeye takatim yok”  diyerek sanki tıslar. Üst kattaki odasına çıkar. Odasına geldiğinde elinde son bir yudum şarap kalmış şişeyi sıkıca tutmaktadır hala.

Secret Garden – Song from a secret garden

Kapalı pencerenin önündeki yazı masasına çöker kalan son enerjisiyle, masasını karıştırıp günlüğünü bulur, sayfaların arasından düşen fotoğrafla içine tekrar bir acı oturur. Karanlık bir gölge geçer yüreğinden. Şişedeki son damlayı da içer ve ani bir istekle son satırlarını yazmaya başlar…

Gözyaşları içinde yazısını bitirdiğinde günlüğü son kez kapatıp masanın bir ucuna iter, hızla sürüklenen günlük pencereyle masa arsındaki boşluğa düşer. Ceren o anlarda elindeki şişeyi masanın köşesine çarparak kırar, şişenin boynundan kalan son şarap damlaları yere damlamayı sürdürür..

Seyyan Hanım – Hasret

Zar zor kalkıp gramofonun oraya giderken ardında kızıl renkli damlacıklar bırakmıştır, acıklı bir ses yükselir gramofondan, elinde kırık şişeyle öylece ayakta dikilirken birden pencerelerin ahşap panjurları şiddetli bir gürültüyle açılır. Ceren uyuşmuş bir haldedir ama şaşkınlıkla daha da yaklaşıp bakmaya kalkıştığında, denizi ve sokağı görür ama sanki ilk defa görüyormuşçasına heyecanlanır. Öyle ya ölmeye karar vermiş bir insandan pencereler aniden açıldı diye korkmasını bekleyemezsiniz, hayat ona ani bir hamle yaptığında hissedeceği tek şey heyecanlanmak olabilir. Büyülenmiş gözlerle pencereden dışarıya ilk defa bakarken, hiç bu kadar aydınlık görmediğini düşünür denizi, yıldızlarsa düşüvermiştir sanki dalgalara…

“ahhh bir ölmek ki ancak bu kadar güzel olur” diye mırıldanır

Pencereye daha da yaklaşır, ışıklar çoğalırken gözünde, sanki bir hayal denizine düşer, dalgaları hisseder, sanki sirenlerin çığlıklarını duyar gibi olur, odanın silueti çevresinden yavaş yavaş silinmeye başlar o an…

-Sahne III-

The Little Mermaid – Part Of Your World (Danish Pop Version)

Kopenhag’daki ünlü Kongens Nytorv meydanı her zaman ki gibi çok yoğun bir güne başlamıştır. Meydandaki kaldırım taşlarına sorarsanız, inim inim inlerler “Dün ne kadar kalabalıktı, belim kırıldı insanları taşımaktan. Bir gün olsun dinlenemiyoruz, vay bro vay” diyerek.

Kopenhag’a gelip de bu meydana ayak basmayan yoktur. Alışverişe gitmek isteyenler, dostlarla içki içip sohbet etmek için meydandaki kafe ve restoranlara doluşanlar… hepsi bu meydandan geçerler ve meydandaki taşlar her gün bu insanları ağırlamakla görevlidir.

Gelenler eski bina ve müzelere baka dursun, asıl emektarlar olan bu yer taşları gıklarını bile çıkarmadan her şeye tanıklık etmekten başka bir şey yapmazlar.

Yine böyle bir güne başlanmışken, daha günün ilk ışıkları meydanı aydınlatırken kaldırım taşları şaşkınlıktan kendi aralarında konuşmaya başlarlar.

“Nyhavn Limanı’ndan esen rüzgarın dediklerini duydunuz mu? Küçük Siren heykeli gitmiş, yok olmuş”

“aaaa nasıl olur?”

“Polis ayaklar gelmemiş mi peki?”

“Bırak polis ayağını, polis tekerleği bile heykelin olduğu yerin önünden geçerken siren bile çalmamış yaaaah”

“İnanmam, mümkün değil” Son taş bunu söylerken, haberi getiren rüzgar hırsla bütün toz toprağı üstüne sürükler, “ay rüzgar lafım sana değil yani, lafın gelişi dedim, insanlar öyle der ya!”

“Arkadaşlar bırakın şimdi heykeli size daha kötü bir haberim var, yukarıdaki Vingardsstraede Caddesi’nde de Andersen’in evinde tabela değişmiş, H.S Andersen Hus* yazısı silinmiş, sadece 51K yazıyormuş”

“Voaaa, nasıl olur bu!”

“Sırf o da değil, koskoca Andersen Müzesi* gitmiş onun yerine de  51K Galeri* diye bir fotoğraf stüdyosu gelmiş!!!!”

“Ah işte buna inanmam, inanamam, nasıl olur bu! Şimdi orta yerimden çatlayıp kuma döncem!”

“Gün ağarıyor, insanlar meydana doluşmaya başladı, bizden başka kimse fark edecek mi acaba Andersen’in yokluğunu?”,

“Sanmıyorum, bu işte bir iş var, sanki Andersen hiç yaşamamış gibi! Baksanıza insanlar da farkında değil onun yokluğunu” ,

“Doğru dedin, kesin bir şeyler dönüyor, herkes kulağını açık tutsun tamam mı? ” (Bkz: Yerin kulağı vardır!)

Kim Ji Haneul (So Ji Sub) o sabah kalktığında, uyandığı evin bir başkasının evi olduğunu görür, çarşafın altını ve sağını solunu kontrol ettiğinde oda da yalnız olduğunu görür, dikkatle odayı süzdüğünde kendi eşyalarının antika ahşap mobilyalar üzerinde dizildiğini fark eder, tuhaf bir his içini kaplamıştır aynı zamanda, şaşırması gerekirken şaşırmıyordur, kendisine yabancı bir odada uyanmıştır ama her saniye daha yakınlık duymaktadır odaya, sanki cidden onun evi onun odasıdır burası.

Yataktan çıkıp mutfağa yönelir, dedesinin en çok sevdiği siyah çayı tıpkı onun sevdiği şekilde hazırlamaya başlar. Ama önce kuzine sobayı yakar el çabukluğuyla. Kuzinenin ateşi kızışıncaya kadar, önce banyoya sonra da odasına gider. Çar çabuk giyinip hazırlanır,  mutfağa döndüğünde kuzine ısınmıştır. Siyah çayı hazırlar bu defa, demliklerden birine su diğerine de sudan geçirdiği siyah çayı koyar.

Kendine bugün krallar gibi bir kahvaltı hazırlamak niyetindedir, “Galeriyi biraz geç açsam da olur” diye düşünür keyifle. Mutfaktaki masaya kahvaltı sofrasını kurup, çayını yudumladığında ise;

“Türk usulü çay! Sen ne güzel bir şeysin, her gün içsem sana gene doyamam!” der tüm sevimliliğiyle =)

 O sırada mutfağın kapısında Andersen büyük baba içliğiyle ama gayet genç bir görünümle belirir.

Haneul, ince belli cam bardağından içtiği çayı püskürtür ve… “O ne lan! sen kimsin Hacı!” der.

“Ha-ha çok komiksin! Bu içliği sevmediğin için beni tanımazlıktan geldiğini biliyorum ama böyle püfür püfür oluyor, daha rahat ediyorum biliyorsun ki!

Aslında bu açıklamayı yüz defa yapmışımdır ama gene yapmak icap etti belli ki =)” der Andersen, muzip bir şekilde.

Ji Sub, uyandığında nasıl yeni evi ve odasına alıştıysa bir anda, Andersen ve büyük baba içliğine de garip bir şekilde alışır, sanki cidden bu durumu hiç yadırgamaması gerekiyordur.

Saatler ilerledikçe neden şaşırdığını bile hatırlayamaz olur. Andersen  onun için eski bir dostun yerini almıştır sanki. Ne zaman nerde tanıştıkları hatırlamasa da, onunla ev arkadaşı olduğuna çoktan inandırmıştır kendini.

Hatta akşam galeriden döndüğünde arkadaşının “İki gün sonra Türkiye’ye tatile gidiyoruz, ne zaman döneceğimiz belli değil, bütün işlerini ona göre ayarla” demesini sevinçle karşılar. Kalan zamanını galerideki işlerini tamamlayıp hazırlanmak için kullanır. Zaten yıllardır dedesinin bahsettiği o ülkeye gitmek istemiştir ama Yunanistan’a kadar bile gidebilmişken nedense bir türlü Türkiye’ye ayak basamamıştır. Ama en sonunda gidecektir hem de zaman kısıtlaması bile yoktur. İşte şimdi yıllardan beri hiç olmadığı kadar huzurludur. Türkiye’de nereye gideceğini bile sorgulamaz.

-Sahne IV-

Zinde bir şekilde yatağından kalkar Ceren. Rüyasında annesiyle saatlerce vakit geçirmiş gibidir, dahası onunla pansiyonu tekrar açtıklarını ve pansiyona sürekli misafirlerinin geldiğini görür. Her şey öyle gerçekçidir ki, neredeyse gerçekten mutlu olduğunu bile hisseder.

O mutluluk ve zindelik hissiyle odasından çıkar merdivenlerden aşağı seğirir, sanır ki rüyasındaki gibi annesi her şeyi düzenlemiş, pansiyon çiçek gibi tertemiz onun kapıları açmasını beklemektedir. Ama alt kata geldiğinde gördüğü manzara bu değildir, yüzündeki aydınlık gider birden. Tıpkı kendisi gibi kapısı kapalı bir hayat*(eski tabirle evin giriş kısmı) ve pencereleri örtülü, mobilyaları çarşaflar altında kalmış bir salonla karşılaşır.

Tüm cesareti tekrar kırılır, omuzları düşer farkında olmadan. Yere çömelir, başını ellerinin arasına alıp kalakalır. Sonra yine rüyadaymış gibi omuzlarından aşağı bir rahatlama sarar her tarafını, garip bir huzurla kendini yine sonsuz bir enerjiye sahipmiş gibi hisseder. Pansiyona tekrar bir göz gezdirir, az önceki gibi korkunç gözükmez gözüne, hatta annesinin zevkine göre alınmış eşyaları tekrar temizlerken annesinden hiç kopmamış gibi hisseder.

“İki güne çiçek gibi olur burası tekrardan”. Pencereleri sonuna kadar açar, aydınlığın içeri girmesine izin verir. Başlar pansiyonu temizlemeye, öncelikle akşam düşürdüğü “ Pansiyon Kaktüs Çiçeği” tabelasını alır yerden, yapılacak işleri not etmek için bir not defteri bulur ordan buradan.

Madde 1, Belediye’ye gidip Reklam Tabela Vergisi’ni kontrol ettir birikmiş bir borç var mı bir bak, tabelayı da yeniden boyatıp cilalat, sonra  herkesin hatta meleklerin bile göreceği şekilde as!!! …

Madde 2. İlk yardım dolabını kontrol et, eksik var mı! 😛

Onu o iki gün boyunca evi temizleyip, not defterine yazdığı maddelere çizik atarken ve tekrar yeni maddeler eklerken görürüz.

-Sahne V-

Loituma – Levan Polkka

Haneul ve Andersen’i Foça garında servis arabasından inerken görürüz,  Haneul omzunda kamerası asılı ve gayet karizmatik bir biçimde servisten iner, bagajdan çanta ve bavullarını da kendi alır. Andersen ise sırıta sırıta iner servisten, servis görevlisinden bagajını Haneul’e çaktırmadan sanki yarım yamalak bir Türkçesi varmış gibi konuşarak ister. Gerçi Türkçe konuşmasa bile görevli onu görür görmez yüzünü buruşturarak bavulunu verecektir.

Görevli, bagajın içine uzanıp ıkına ıkına bavulunu yere indirir Andersen’in! Bavulun çok eski olduğu gün gibi aşikardır, bir de eşek ölüsü kadar ağırdır ve eski ve deriden yapılma olduğu için sıcakta pis pis kokmuştur.

Görevli gibi Haneul’de bavulu tekrar gördüğünde yüzünü buruşturur.

“Oğlum bu ne ya, görende ceset koydun içine sanır! Off bi de ölü balık gibi kokuyo pöfff” der ve eliyle burnunun önünü yelpazeler.

“Hiç de bile kokmuyor, belki biraz ağır ama, senden güzel koktuğu kesin!”

Haneul gülümseyip “Çııı! Ne demezsin” =)

***

Haneul ve Andersen’i ellerindeki Foça krokisine bakarak pansiyona giderken görürüz. O sırada Demir (Song Joong Ki) çoktan beyaz üstü açık vosvosunu pansiyonun arka sokağına park etmiştir bile, Ceren o gelmeden tüm hazırlıkları yapmış ona sadece en sevdiği iş olan, pansiyonerle ilgilenme onlarla sohbet etme kısmı kalmıştır.

Demir ve Ceren’in anneleri aynı üniversiteden çok yakın arkadaşlardı, Ceren’in annesi üniversiteyi bırakmak durumunda kaldığında bile iletişimi koparmamışlardı. İlerleyen yıllarda kendileri gibi çocukları da kardeş gibi büyümüş, birbirlerine sahip çıkmışlardır. Demir pansiyona adım atar atmaz, hiç oyalanmayıp işe koyulur o yüzden. İlk pansiyonerlerinin kayıt yaptırmalarına çok sevinir, gerçi daha erken gelseydi Demir tüm odaları doldururdu ama Ceren’e fazla yüklenmemeye karar verir aklı sıra =)

Demir bunları düşüne dursun, Haneul pansiyondan içeri girer. Ceren, giriş kısmındaki kayıt bölümündedir o sırada. Kafasını kaldırıp onu gördüğünde, çocuk gibi sevinip İngilizce selam verir. Demir’in de yüzü aydınlanır, o da selam verir. “İşte eğlence başlıyor” diye içinden geçirir.

Ceren hemen kayıt masasında giriş işlemlerini tamamlayıp,  pansiyonu gezdirir ve odasına kadar eşlik eder. Andersen ise yolun gerisinde kalmış, hala bavulunu sürüklüyordur.

Özetle her şey çok güzel başlamıştır Demir için. Haneul’un Ceren’i görür görmez pişmiş kelle gibi gülmesini biraz yadırgamıştır. Ama çok güler yüzlü ve güvenilir bir işletmeci görüntüsü verdiği için Ceren’i de çok takdir eder, müşteri de çok memnun olmuştur bu durumdan belli ki.

Kayıt masasında Ceren değil de Demir olsaydı anca bu kadar memnun olurdu müşteri, evet evet kesin öyle olurdu. Yani en azından Demir olaya böyle bir açıklama getirir. Hem Tatar genleri sayesinde dış görünümü de ilk müşterisi için çok sıcakkanlı bir izlenim bıraktığına da adı gibi emindir.

Sonra kapı da Andersen’i görür ve bir kez daha gülümser. Andersen biraz daha yaklaşır ona, hala gülümsemeye devam ediyordur, sonra burnuna ağır bir koku gelmeye başlar, gülümsemesi donar. Andersen sempatik gözükmeye çalışarak kırık bir Türkçe ile “Marhaba”der

Ama Demir anca “Hoş(t)geldinizz” diyebilir.

1. Bölümün Sonu

Not: H.C. Andersen’in evi ve müzesine ait fotoğraflar www.galenfrysinger.com adresinden alınmıştır.

Not 2: Eski Foça’ya ait fotoğrafları ise kendim çektim, umarım fotoğraflarda geçen mekanların ve özellikle vosvos arabanın sahipleri bu durumdan rahatsız olmaz… 🙂