Etiketler

, , , , , , ,

-Sahne I –

Senghil Çukha Hamnidaaaa, Senghil Çukha Hamnidaaaa.

Senghil Çuka Hamnidaaaa Haneulll 😀

Ceren iyi ev sahibi pozunda Korece doğum günü şarkısını söylerken çok neşeliydi, bahçedeki fenerler usulüne uygun şekilde söndürülmüştü. Ceren gülücükler saçarak pastayı tutuyordu ki  Haneul’un dibine kadar geldiğinde birden ateş basmıştı tüm yüzünü, masadaki herkes pastayı görünce hemen parti havasına girmişti ama Ceren bir anda nasıl bu kadar girişken olduğuna şaşırıvermişti. Daha bir hafta önce pansiyona gelen bir yabancı için bacakları zangır zangır titrerken elinde ışıl ışıl yanan bir pasta tutuyordu. Delirmiş olmalıydı ama işte tam karşında duruyordu Hanuel.

Şimdi mumların ışıltısı pastanın üzerinden etrafa yayılmışken sanki aralarında ışıktan yapılmış bir perde süzülüyordu. O ışıltılı perdenin gerisinde Haneul şefkatle ona bakıyordu. Neden öyle bakıyordu ki, Ceren gözlerini ondan alamıyordu. Bu güzel bakışlı adama kitlenip kaldıkça daha da heyecanlanmıştı. Geldiğinden beri Haneul’a hiç bu kadar yakından bakmamış meğer. Bu  dudaklar bu ufak fem onun muydu? Bu biçimli burun nasıl da yüzüne kusursuz bir hava veriyordu. Yumuk yumuk  badem gözleri yağmur yüklü bulutlara benziyordu, gözünün çizgisi keskin ve geniş olmasına rağmen göz halesi çok ufaktı. Bu kadar yakınında durduğunu bilmese çok uzaklardan ona baktığını sanırdı.

Ceren eşikten Haneul’un yanına kadar hepi topu 3-4 adım atmıştı ama ona dünyanın en uzun yolu gibi gelmişti. Ivy ile yaptıkları plana göre önce Haneul’un pastası sunulup dilek dilemesi istenecekti, sonra Ivy elinde başka bir pastayla Kaan ve Aslı’nın 3. Yıldönümü kutlayacaktı. Ceren planlandığı gibi pastayı biraz daha yükseğe kaldırarak Haneul’den mumları söndürüp dileğini dilemesini isteyecekti ki birden bir gölge geçip gitti gözlerinin önünden.

Andersen – Bütün gece seni mi bekleyeceğiz Haneul, sen söndürmezsen ben söndürürüm işte böyleee!

Mumların bir anda sönmesiyle Ceren kendine gelmişti. Haneul bu defa Andersen’e verecek cevap bulamamış etrafına şaşkın şaşkın bakıp gülmekle kalmıştı.

Belli belirsiz Ivy’nin sesini duyar gibi oldu Ceren, ikinci pastada bahçeye girivermişti. Kaan ile Aslı mumları söndürdüğünde oluşan karanlık loş havayı, bu defa da gözünü tek tek açan rengarenk bahçe fenerleri dağıtıverdi. Tüm ilgi Kaan ve Aslı’nın üzerindeydi şimdi. Aslı duygulanmış, gözlerinde tomurcuklanan gözyaşlarını siliyordu. Kaan onu neşelendirmek için pastaya buladığı parmağını Aslı’nın yüzünde gezdirdi. Tabi hemen akabinde aynı titizlikle buselere boğdu Aslı’yı, Kaan’ın kendine has bu kutlama etkinliğinden sonra Aslı’nın yüzünde tek bir zerre kalmaması, herkesten bir alkış koparmaya yetmişti.

Kaan – Herkese çok teşekkür ederiz. Böyle bir sürprizi eşimde ben de beklemiyorduk. Ceren hanım, izninizle içerideki piyanoyu kullanmak istiyorum.

Işıl ışıl etrafa gülümseyen bu çifte nasıl hayır diyebilirdi ki Ceren.

Ceren – Elbette, lütfen içeri buyurun…

-Sahne II –

Ceren ve bahçedeki diğer bayanlar imrenerek bakmıştı bir anda Aslı’ya. Pastalar servis edilmiş, ağızlar tatlanmışken, Kaan şimdi piyanonun başına geçmiş, kendisini buğulu gözlerle izleyen Aslı’ya güzel bir ezgi çalmaya başlamıştı.

Kaan- Bu şarkıyı Aslı ile ilk görüşmeye başladığımızda söylerdim, o zamandan bu yana çok yol kat ettik gerçi 😀 Ama daha yolun başında olanlar için de gelsin bu şarkı. Umarım onlarda bizim gibi mutlu sona kavuşurlar.

Kaan bunları söyledikten sonra, Aslı’nın aşk grafiğini ucundan accık karıştırmış olacak ki, Andersen ile Ceren’e muzip bir bakış atıp önüne döndü. Ceren irkilmişti birden ama Andersen neyse ki imayı anlamıştı. O da utancını bastırarak duymazdan gelmişti böylelikle. Haneul bozulmuştu bu duruma, bir Ceren’e bir de Andersen’e bakmış, sonra da “yok canım, olmaz öyle şey” der gibisinden kafasını çevirmişti. Kaan yüzünden yine de içine kurt düşmüştü, belli ki bundan böyle gözü ikisinin üstünde olacaktı.

Gong Yoo – I’m in love (Türkçe söylediğini hayal ediniz 🙂 )

Daha ilk buluşmamızda senden hoşlandığımı söylemek, benim için de kolay değil.

İlk konuşan ben olmazsam eğer, korkarım ki seni elimden kaçırabilirim.

Metnin dışına çıktım, söyleyeceklerimi de şaşırdım biraz,  sonra yine sildim başa döndüm.

Bu böyle tekrar tekrar sürüp gitti.

Sana olan aşkım daha da derinleşirse eğer, sonunda acı vermeye başlayacak sadece

Korkularım zihnimde dolanıp duruyor, söylediklerimde ciddiyim.

Tüm kalbimle dua ettiğim, özlemini çektiğim kişi… O kişi sensin biliyorum.

Aşığım…

Aşık oldum…

Sen yanımda olduğun müddetçe korku nedir hissetmem artık.

Ah Dünya ne de güzel.

Haneul, bu salonda ikinci kez piyano çalındığına şahit oluyordu. Ama Ceren ve Demir’in anlattıklarından biliyordu ki eskiden hiç susmazmış bu piyano. Bunu düşünmek ona tuhaf bir duygu vermişti. Ceren’in büyüdüğü bu ev şimdi bir pansiyondu ve piyanosunu gözünü kırpmadan bir başkasının çalmasına izin veriyordu. Yüzünde hiç bir isteksiz ifade yoktu, gözünü kırpmadan insanlarla paylaşıyordu yuvasını.

Bu nasıl bir histi acaba, Haneul evini Andersen’la bile paylaşmaya zar zor dayanıyordu. Şimdi bu koca evde Ceren yalnız tek bir odaya sahipti, onu da Aydan’la paylaşacaktı belli ki. Ceren’e baktığında aya tutulup suları çekilmiş ıssız bir koy görüyordu. Denizin süpürüp götüremediği yalnızca ağır taşlardı… Onun da içinde kala kala o ağır taşlar misali bu ev mi kalmıştı?  Bunları düşünürken Aydan Haneul’un bakışlarını fark edip Ceren’e işaret çakmıştı, Ceren başını çevirip Haneul ile göz göze geldiğinde yine o şefkatli bakış ile karşılaştı. Bir şey diyecek oldu her ikisi de, ama sözleşmiş gibi bakışlarını çevirip Kaan ve Aslı çiftini izlemeye devam ettiler.

Şarkı bittiğinde, evin havası çoktan değiştirmişti. Kaan kalkar kalkmaz yerinden, Aydan Aytekin’i sürükledi bu defa piyanonun başına.

Ceren gibi kuzenleri de müzik konusunda yetenekliydi. Aytekin piyano, Aydan ise keman ve yan flüt konusunda oldukça iyiydi. Piyanonun başına geçen Aytekin, ne çalacağını bilemez halde baktı tuşlara. Göz ucuyla Ceren’e baktı, yardım ister gibiydi belli. Ceren de havada hayali notalara basar gibi yaptı, Aytekin anlamıştı hemen hangi şarkı olduğunu, bakışlarını tuşlara devirip bir iç geçirdi. Geçmiş yılların hırsını çıkarır gibi çalmak istiyordu ama sonra vazgeçti, artık eskisi gibi hırçın bir çocuk değildi. Ceren’in tavsiyesine uyup huzur veren o besteyi çalışmaya başladı.

Pachelbel- Canon in D Major

Aydan ve Aytekin’in çocukluğu 80’lerin Almanya’sında geçmişti. Ceren ve ikizler şansızlıklarını ailelerinden almış olacaklardı ki, hayatta hep aksiliklerle boğuşmuşlardı. Almanya’da hep “öteki”ydiler. 93 yılında yaşanan Solingen Katliamı’da bu duruma tuz biber ekmişti. Anneleri Suna Hanım kültürlü bir hanımdı ama eşinin sürekli yer değiştirme isteğinden dolayı, çocuklarını güvenle bırakıp işe gidebileceği bir düzen oturtamamıştı. Haliyle anneleri sürekli geri dönmek istiyordu ama babaları inatla kalıp turnayı gözünden vurmak peşindeydi, buna rağmen bir türlü dikiş tutturamamışlardı Almanya’da.  Babaları suçu kendisinde aramaktansa başkasında aradığı için, her batırdığı işten sonra milleti suçlayıp, kendisine layık(!) olacak başka bir şehirde başka bir işin peşine düşerdi. Ama anneleri Suna Hanım yani Ceren’in teyzesi daha fazla dayanamayıp çocuklarıyla birlikte memlekete geri dönmüştü en sonunda. Dönmeseydi de n’apsaydı kadıncağız.

Aytekin Almanya’daki son yıllarında birdenbire hırçın bir çocuğa dönüşmüştü, babasından çok kötü etkileniyordu, o iyi huylu ve narin ruhlu çocuk gitmiş yerine asi biri gelip yerleşmişti. Bu yüzden notları düşünce ilkokuldan sonra Hauptschule adı verilen ortaokula başlamıştı. Ama Aydan’ın notları her zaman iyiydi, Gymnasium adı verilen yüksek dereceli liseye gitmeye hak kazanmıştı. Ama Suna Hanım çocuklarının ayrı düşmesine, Aytekin ile Aydan arasındaki bu uçurumun büyümesine daha fazla dayanamamıştı. En sonunda Türkiye şartlarında liseye başlayacakları yaşa geldiklerinde, memlekete ani bir dönüş yapma cesaretini göndermişti. Öyle ya liseyi huzurlu geçirdikleri takdirde istedikleri üniversiteye de gidebilirlerdi. Onlarda kendilerini Foça’da bulmuşlardı sonunda.

Aytekin Foça’ya geldiklerinde çok fazla mırın kırın etmişti ama çok geçmeden ruhundaki yaralar sağılmış, bir yere ait olmanın getirdiği huzuru tadıvermişti. Demir ile Foça’nın derme çatma yelken kulübüne de gidip geliyor, hatta yazları kız kardeşiyle birlikte turistler için tekne turlarında rehber olarak çalışıyordu. Bu kasabada artık “öteki” değillerdi. Çünkü Foça, oranın yerlisi Mübadil göçmenlerinden tut sonradan çalışmak için gelip yerleşenlere kadar bir çok kişi için ilk durak değil tam tersine son durak olmuştu her zaman. Belki de Karataş’ın hikmetiydi bu, o görünmez efsanevi taşa ayağını basanın Foça’dan bir daha ayrılamadığı söylenirmiş. Ama bu başka bir hikaye… Gelin biz Kaktüs Çiçeği Pansiyonu’nda kaldığımız yerden devam edelim.

– Sahne III –

Üst üste sergilenen bu müzik ziyafetinden sonra, Ceren’de gözleri dolu dolu izlemişti herkesi. Sonunda pansiyona can gelmişti. Yalnızlık bitmişti.

Gecenin sonunda Ceren ve Demir arka bahçeyi derleyip toplamış, misafirler ile birlikte içeri geçmişlerdi. Aytekin, Aydan’ın eşyalarını Ceren’in odasına çıkarırken, Ceren’de peşine düşmüştü onların. Aydan’ın yeri hazırdı odasında, Aytekin’i ise boş odaya yerleştirmeye ikna edememişti bir türlü.

Aytekin – Benim kız kapıda beni bekliyor, ben onda kalacağım.

Ceren – Aylardır denizdesin, göçebelikten için dışına çıkmış olmalıydı çoktan ama hala bir rahat edeyim, odama yerleşeyim demiyorsun. Kurtlu musun nesin?

Aytekin – Ben, benim kızla çok mutluyum, lütfen aramıza girme kuzencim 😀

Ceren – Benim için hava hoş valla, ben seni düşündüğümden söylüyorum. Neyse hadi göster bakalım bana da kızı, bir de ben yakından bakayım. Müşterilerle ilgilenmekten göz atamadım doğru düzgün 😀

Az sonra Aytekin, pansiyonun önüne park ettiği son model gümüş rengi karavanını takdim ediyordu kaktüs çiçeği ailesine.

“Ya çok güzel, kaça patladı peki bu, 2-3 araba parası eder kuzen bu. Bende mi kruvaziyerde çalışsam, n’apsam? :D” dedi Ceren cin bakışlarıyla.

Aytekin – Tek başına almadım tabi ki Aydan’dan da yardım aldım 😀 Hem de hiç karşılık beklemeden. Di mi Aydan 😀

Aydan – Hee-he bekle sen! Hiç boşuna hayal kurma. En geç bir sonraki yaza isterim ben parayı 😀

Aytekin – Sanki sen de kullanmayacaksın. Sonra benden istersin anahtarını, yok şuraya gidecem yok buraya diye.

O sırada Ivy fısır fısır Demir’e bir şeyler söylüyordu.

Ivy – Demir, arada biz de mi ödünç alsak ne? 😀 Maksat karavanla gezmiş olmak yoksa senin külüst.. öhöm klasik arabanla gezmek de güzel yanlış anlama.

Demir – Aman boşver, ne gerek var, karavanla gezip de n’apcaz Ivy, ekmek arası köfte mi satacağız?

Ivy – Yaağ niye oyun bozanlık yapıyorsun ki? Hani ben ne istersem yapacaktık, balayı da yapamadık zaten, hıh!

Demir, Aytekin ile Aydan’ın bu kadar çabuk gelmelerine çok sevinmişti, böylelikle pansiyonu rahatlıkla bırakıp, Ivy’yle güzel bir balayı geçirebileceklerdi. Ama o zamana kadar Ivy ile hafiften dalgasını geçecekti. En güzel sürpriz, sürpriz olandı ne de olsa! 😀

Aydan – Artık içeri geçelim mi Ceren, ölüyorum yorgunluktan, şefimizde yeni sevgilisiyle takılsın bakalım 🙂

-Sahne IV-

Protect the Boss MV – “Let Us Just Love” (drama OST)

Haneul, yeni odasına geçtiği için pişman olmuştu çoktan, diğer koridorda olsalardı ne güzel dikizlerdi Ceren’leri camdan. Tatile geldiğini unutmuş, sürekli Ceren’i takip eder hale gelmişti. Ayaklarını sürte sürte günlük gezilerine gidiyordu ama bıraksalar tatili unutup pansiyonda bile çalışırdı.

Yatağına yattığında uykusu gelmiyordu, Andersen’in odasından henüz daktilo sesi gelmeye başlamamıştı, acaba uyuyor muydu? Odasının penceresinden dışarı sarkıp, Andersen’in açık camından yanan ışığı gördü. Henüz uyumadığına sevindi. Seslensem duyar mı acaba diye düşündü.

Haneul – Hanss, pıssttt… Hanss!.. Len Hanss!.. Bağırttırmasana beni camdan, beni duyuyorsun biliyorum, pist kime diyorum?

Andersen, yaşlı teyzeler edasıyla pencereye dirseklerini dayayıp, “Hayrola komşu noldu? Sen beni hiç çağırmazdın” dediğinde, Haneul birden yumuşadı sinsice. Kaan’ın, Ceren ile Andersen’e imalı imalı söyledikleri aklındaydı hala, ağzını yoklamak istiyordu belli ki 😀

Haneul – Öhöm ne güzel bir akşam oldu değil mi? Yıllardır ilk defa doğum günümü çalışırken kutlamadım.  Ceren de ne güzel bana pasta hazırlamış. Çok iyi bir kız.

Andersen – Sırf sana pasta getirmediler ki, yeni gelen çifte de pasta getirdiler. Ama Ceren çok tatlı bir kız, çok anlayışlı. Çok sevdim ben de 😀

Haneul – Ama benim pastamı Ceren getirdi, Ivy’de getirebilirdi sonuçta.

Bunları söylerken bir yandan gülümseyip bir yandan dişlerini sıkıyordu, Andersen’e karşı kibar olmak bazen çok zor oluyordu onun için 😀

Andersen – İşi gereği mecburen müşterileriyle ilgilenmek zorunda kızcağız. Yoksa sana özel bir şey olduğunu sanmıyorum.

Haneul – Hadi ordan kıskanç, senin doğum günün değil de benim doğum günüm olduğu için kıskandın değil mi?

Andersen – Ne kıskanacağım seni peh.

Haneul – Tabi tabi, bir izin vermedin ki mumumu üfleyeyim. Ne güzel…

Burada cümlesini tamamlayamamıştı.

Andersen – Ne güzel… ne?

Haneul – Ne güzel… ee dilek dileyecektim ben. Ama sen gelip atmosferi bozdun.

Andersen – Mum söndürmekle dilek mi gerçekleşirmiş, biraz gerçekçi ol. Ama çok istiyorsan ben sana yarın bir kutu kibrit veririm onları yakar yakar durursun.

Haneul – Ben senin kibritlerini de, mumlarını da istemiyorum, ben… ben.. neyse tamam, yine ne yaptın ettin sinirimi bozdun. Yatacağım ben, kaybol gözümün önünden.

Andersen –Ben gitsem n’olur gitmesem n’olur! Pencerede mi yatacaksın? Asıl sen git yatağına hıh!!!

Haneul – Oraya gelirsem!

Andersen – Ne olurmuş gelirsen!

O sırada Ivy arka bahçede bıraktığı hırkasını almaya gelmiş ama sesleri duyup üst kattakilere kulak kabartmıştı. Bir çekirdeği eksikti elinde, hatta Andersen ile Haneul’un eline de tıkıştırsaydı yeriydi, tam mahalle karıları gibi camdan cama kavga ediyorlardı.

Onları dinleyeceğim diye gizli gizli duvarın dibine saklanmak isterken ayağı bir sandalyeye takılmıştı yalnız. Çıkan gürültüyle irkilen Haneul ve Andersen kavgayı bırakıp korkuyla bahçeye baktılar.

Bahçe bomboştu, tam pencerelerinin dibinde ise duvara sarılmış sarmaşıklar vardı.

Sarmaşıkların altında Ivy korku dolu gözlerle ne yapacağını bilemeden duvara sinmişti. Haneul sarmaşıkları çekiştirip aşağısını görmeye çalışıyordu ki aralanan dallar arasından kedi gözü gibi parlak bir şeyi görür gibi oldu, sanki dalların arasında bir çift parlak yeşil göz Haneul’a bakıyordu. Haneul altına yapmak üzereydi, Andersen çoktan sıvışmıştı bile… Tam o sırada

Ivy – Miyavvv Miyavv

Kedi ciyaklaması duyunca Haneul, refleks icabı kendini geri çekmişti, sanki panter var karşısında ama yine de pencereden içeri sıvışmıştı kedi miyavlamasıyla. Bir yandan da kedi olduğuna seviniyordu o şeyin. Ya birisi duysaydı konuştuklarını, Ceren her halükarda yalnız bir genç kadındı, akrabaları onun bu konuşmalarını duyup, onu kızlara sarkan sapık biri sanabilirlerdi. Pansiyondan atılma korkusu sardı birden Haneul’u. Ne güzel doğum gününe şen şakrak başlamıştı. Şimdi kedi miydi değil miydi bilemeden o bir çift gözün korkusuyla yatağına yatmıştı. En kötüsünü düşünüp olası yeşil gözlü kişileri gözünün önünden geçirdi.

İlk sırada Aytekin vardı ama o değildir kesin diyordu. O olsa saklanmaz, kafa göz dalardı her Akdeniz erkeği gibi. Bunları düşünürken Aytekin’i Sicilyalı Mafya Babaları giyinmiş gibi hayal etti. O görüntüyü başını sallayarak kovduğunda geriye Ivy ve Aydan kalıyordu.

Eğer Ivy ise Demir’e söyleyebilirdi, Aydan ise Aytekin’e.

Bu defa da hayalinde kendini bir sorgu odasında buldu. Demir iyi polis, Aytekin kötü polisti. Ağzından laf almaya çalışıyorlardı.

Demir – Haneul, sana son bir şans tanıyoruz. Bize doğruyu söyle. Yoksa arkadaşım Aytekin zorla seni konuşturmak zorunda kalacak. Şimdi söyle bakalım…

O mumu Andersen değil de sen üfleseydin ne olacaktı, aklından neler geçiyordu! Korkma sana bir şey yapmayacağız.

Haneul – Şey ben ben…

Demir – Evet sen

Haneul – Ben sadece dilek dileyecektim

Aytekin – Ama Ne Dileyecektinnn! Çabukk Konuş!!!

Haneul – Yemin ederim çok masum bir dilektiğğ

Aytekin – Doğruyu söyleee Namısssızzz! İtiraf et kuzenimde gözün var, itiraf ettt, itiraf et!!

Haneul – Hayır

Demir – Evet

Haneul – Hayır

Demir – Evet

Aytekin – Hayır

Haneul – Evet… ay hayır hayır hayır

Aytekin – Ahanda itiraf ettin işte, seviyorsun işte.

Haneul – Yeter tamaaam. Evet ulen seviyorum… seviyorum… seviyorum!!!

Haneul kan ter içinde “seviyorum ulen” diye sıçramıştı yatağından, altüstü Andersen’in ağzını yoklayacaktı şimdi düştüğü duruma inanamıyordu. İlkokul çocukları gibi okul koridorlarında rezil olmaktan korkuyordu sanki. Herkes onu parmakla gösterecek “Haneul, Ceren’i seviyor” diye dalga geçecekmiş gibi korkuyordu bir nevi.

Haneul – Sakin ol oğlum, kesin kedidir, olmasa bile gayet normal bir şekilde doğum günümden bahsettim, hatta pansiyonu övdüm sayılır, müşteri memnuniyeti değil de nedir ki bu! Tabi ya aynen öyle, soran olursa böyle derim. i love turkey, kebap derim olur biter 🙂 Evet bak, bu güzel cevap. Hadi oğlum yat artık, düşünme bunları!

-Sahne V-

Demir- Ivy nerede kaldın?

Ivy – Geldim, geldim hihi 😀

Demir – N’oldu?

Ivy – Hiiiç 😀 Ben bir kızların yanına gidip geleyim mi? bir şey söyleyemeyi unuttum.

Demir – İyi hadi söyle bakalım, bekliyorum ben seni.

Ivy koşa koşa Aydan’ın yanına gitmiş, fısır fısır bir şeyler söyleyip geri dönmüştü. Ceren’e bu dedikoduyu vermek Aydan’a kalmıştı belli ki 😀

Ivy – Hadi gidelim aşkım 😀

Demir – Bu bakışlar ne öyle? Gene aklından neler geçiyor da böyle gülüyorsun 😀

Ivy – Gülüyorum çünkü kocam bana Nazmi Usta’dan Girit Sakız Dondurması ısmarlayacak. Pasta yemekten içim yandı, bana şöyle güzel kağıt helva arasında bir dondurma ısmarlarsın artık! 😀

Demir – Sen yine bir şeyler çeviriyorsun ama hadi bakalım! Çıkar yakında kokusu 😀

Pansiyon Küçük Deniz adı verilen sahil şeridinde bulunuyordu, Ivy ve Demir’in evleri ise yine sahil üzerindeki Beş Kapılar Kalesi’ni geçtikten sonra önlerine çıkan Büyük Deniz sahili üzerindeydi.  Dondurmalarını da aldıktan sonra bu güzel sahil yolunun tadını çıkara çıkara evlerine döndüler.

-Sahne VI-

Aslı ile Kaan keyifle odalarına çekilmişken, Aytekin karavanıyla tamda pansiyonun kapısının önünde nöbetçi asker gibi duruyordu. Aydan ile Ceren ise eski günlerde ki gibi bıcır bıcır konuşup duruyorlardı. Aydan, Ceren’e duyduklarını anlatmak istiyor ama ondan önce Ceren’in ağzından Haneul’e karşı boş olup olmadığını öğrenmek istiyordu. Tam ağzını yoklamak için sorular soracakken Ceren yeni bir şey anlatmaya başlıyordu. En sonunda ikisi de yorgunluktan yatağa seriliverdiler. Aydan tam gözünü yumacaktı ki, tangır tungur sesler gelmeye başladı, Ceren’de hiçbir tepki yoktu ama.

Aydan – Ceren bu ne???  Duymuyor musun sesi?

Ceren – Hangi sesi? Aaa o mu? Andersen daktilosundan geliyor, kendisi acemi bir yazar da. Geceleri hep bu saatte daktilosunun başına geçer, alışırsın ama sorun etme 😀

Aydan – Nasıl sorun etmem ya, daktilo mu kaldı bu devirde, tam acemiymiş evet!

Ceren – Öyle deme ya, biraz şahsına münhasır biri o kadar. Sen uyumana bak, olmadı mp3 çalarını al da öyle yat 😀

Aydan – İyi bakalım, öyle yapalım, müşteri velinimetimizdir ne de olsa!

-Sahne VII-

Andersen, kaç gündür bir şeyler yazmaya çalışıyor ama ne zaman yazmaya çalışsa, alt kattaki salondan hüzünlü piyano sesleri geliyordu. O eğlenceli şeyler yazmak isterken bu depresif şarkılar onu melankolik yapıyordu. Yazdığı masallara yeni bir soluk getirmek istiyordu, bu defa mecbur mutlu son yazacaktı ama işte konsantre olamıyordu bir türlü.

Piyanoyu çalan kesin Ceren’dir diyordu her defasında, o yüzden şikâyet de edemiyordu. Ceren’de ona daktilo kullanması konusunda anlayışlıydı sonuçta.

 Andersen, önceki gecelerde olduğu gibi bu gecede tüm yazdıklarını çöpe gönderdikten sonra mutsuz bir şekilde yatağına yattı. Ve uykusunda bile o hüzünlü sesler ona eşlik etmeye devam etti…

5.Bölümün Sonu

Not: Almanya’daki Eğitim Sistemi Bakınız

Not 2: Pachelbel- Canon in D Major- Aytekin’in çaldığı parça Kyle XY: Kyle Hears Amanda Play the Piano

Reklamlar