Etiketler

, , , , , , , , ,

-Sahne I-

A Time for Us (Romeo and Juliet) – Nino Rota

Ceren sabah gözlerini açtığında yüzünde gülücükler açıyordu, dün geceki rüyasında yine piyano çalıyordu salonda ama bu defa bir misafiri vardı, merdivenin dibinde oturmuş kaçamak bakışlar atan Haneul da onu dinliyordu. Son zamanlarda çok fazla rüya görüyordu ama bir türlü tam ayrıntısını hatırlayamıyordu. Bu rüyasında da sadece Haneul için piyano çaldığı kısmı hatırlayabilmişti. Ama bu kadarı bile onu neşelendirmeye yetiyordu.

 Ceren rüyalarından geriye kalan minik damlaları ovuşturarak sildi gözlerinden ve kalktı yatağından. Ama başını koyduğu yastık, yattığı yatak Ceren’in düş sandığı misali her ayrıntıyı saklı tutuyordu. Ceren’in dile getiremediğini anlatmaya hazırlardı bize, bir de onlara kulak kabartalım o halde, bakalım Ceren düşünde ne görmüştü!

Ceren rüyasında merdiven dibinde otururmuş duran Haneul’u ilk fark ettiğinde yüzünde anlamlandıramadığı bir hüzün görmüştü, kapıya doğru dalgın dalgın bakıyordu çünkü. Ceren ilkin bu bakışlardan korkmuş, o heyecanla parmaklarını piyanonun tuşlarında gezdirmeye başlamıştı. Sanki notalarla onu kendine bağlamaya çalışıyordu, hiç durmadan çalmaya devam ederse gitmezdi belki.  Yine de ayağa kalkıp kapıya yöneldi Haneul, işte o an elinde o tanıdık bavulu gördü. Gidiyordu Haneul, temelli gidiyordu hem de o bavulu da almıştı yanına ama nasıl… Nasıl bu kadar çabuk gidebilirdi, sesini duyurmaya çalıştı ona ama başaramadı.

Haneul kapıya geldiğinde ise Ceren’e bakıp buruk bir şekilde gülümsedi, tam başını eğip gitmek üzereyken Andersen belirdi arkasında, bavulu sıkıca kavradı ve zorla Haneul’un elinden aldı. Haneul bavulun yükünden kurtulduğunda özgürleşmişti sanki. O rahatlama hissiyle bir Andersen’e bir de Ceren’e bakarken,  Ceren’de piyanonun başından kurtulup kalkabilmiş ve Haneul’a koşmuştu. Ne olup bittiğini anlamadan ona sıkı sıkı sarılırken bulmuştu kendini. Haneul’un omzunun gerisinde duran Andersen ise asıl bavulun sahibi olarak kaşla göz arasında kapıdan çıkıp gitmişti. Giderken ne Ceren’e ne de Haneul’a bakmıştı, ama Ceren yanaklarından süzülen yaşları görmüştü Andersen’in. Haneul’un güvenli kollarında olmasa, Andersen’i belki de engellemeye çalışacaktı  ama Haneul’un kalışına o kadar çok sevinmişti ki Andersen’i geri döndürmek için çabalayamadı bile.  Haneul’u da o kapıdan çıkarken görmek istemiyordu, Andersen’i düşünmeyi bırakıp Haneul’a daha sıkı sarıldı… O dakika  uyanmıştı Ceren rüyasından işte, hatırında bir merdiven başında onu dinleyen bir de böyle kolları arasında ona sıkı sıkıyı sarılmış Haneul vardı. O bunu güzel bir rüya olarak düşünmesin de kim düşünsün!

Ceren’in  o hatırlayamadıkları düş sandığında yerli yerinde dururken, Ceren hatırlayabildikleriyle birlikte  sevinçle güne başladı.  Kalkıp odasındaki mini banyoda duşunu aldıktan sonra Aydan’ı uyandırmamaya çalışarak odadan çıkmak istemişti ama nafile, Aydan zaten Andersen’in külüstür daktilosunun çıkardığı sesten dolayı yarım yamalak bir uyku çekmişti, hiç derin uykuya dalamadığı için ekşi bir suratla bakıyordu tavana, bugün bu sinirle o adamı öldürmese iyiydi. Ceren’in tüm ısrarına rağmen daha fazla yatakta kalmayıp o da Ceren ile birlikte aşağı indi.

Andersen’de uykusunu alamamıştı ama öğlene kadar yatmak da bu yorgunluğunu alacak gibi değildi. Ceren’i bugün kibarca uyarmayı düşünüyordu ama nasıl yapacağını bilemiyordu. Ceren ona daktilosu için o kadar anlayışlı davrandıktan sonra Andersen onun gece gece piyano çalmasından nasıl şikayet edebilirdi ki. Ama cidden öyle parçalar çalıyordu ki ağlamamak içten bile değildi, halbuki onun neşeli çocuk masalları yazması lazımdı, fonda böyle acıklı kibritçi kız ezgileri çalmaya devam edilirse nasıl olurda mutlu son yazılabilirdi ki? Halbuki dünyaya tekrar gelmesinin bir amacı vardı, bu uğurda istemeden de olsa Ceren’i uyarması lazımdı. Acaba konuşmak yerine onu ikna yeteneğimle mi büyüleseydim dedi, yine de bunu yapmadan önce neden gece vakti piyano çaldığını da bulması lazımdı. Bu kız mucizevi bir şekilde daha yeni ölümden dönmüştü, sorunu nedir öğrenmeliydi. Andersen gözündeki mor halkalarla barışık olmaya çalışarak yatağından çıkıp yeni gün için giyinip kuşanmaya başladı.

Haneul çoktan yatağından kalkmış dizüstü bilgisayarında o zamana kadar Foça’da çektiği fotoğraflara bakıyordu.  İçinde Ceren’in olduğu kareler daha mı fazlaydı ne! Demir ve Ivy için yapılan partiye hazırlanırken, Ceren ile kasabayı sokak sokak dolaşmıştı. Balıkçılar ile sohbet ederken, pastacıya hararetli şekilde pastayı tarif ederken ve sonunda Demir ile Ivy’ e piyano çalarken çekilmiş fotoğraflarına bakıp durdu. Diğer fotoğraflar hep kalabalıkta zar zor çekilmiş karelerdi. Haneul Ceren ile yine baş başa kalabileceği, hiç değilse sakin sakin sohbet edebileceği bir ortam yaratmanın derdine düşmüştü. Pansiyona ilk geldikleri günden itibaren çeşitli tekne turlarına çıkmıştı ama Ceren katılamamıştı tabi onlara. Hazır kuzenleri gelmişken tekne turuna çıkılsa güzel olurdu aslında ama dün geceki olay aklına geldiği anda bu fikirden hemen vazgeçti. Ama o kısacık anda bile Aytekin’in onu  ıssız bir denizde bir tekneden her yanı zincirlenmiş şekilde derin sulara bıraktığını gözünün önüne getirmeyi başarabilmişti. Kafasını bu düşünceden kurtarmak istercesine iki yana sallayıp başka şeyler düşünmeye çalıştı. Aşırı reaksiyon verdiğinin farkındaydı aslında, hem koskoca adam olmuş bir buluşma mı teklif edemeyecekti cırt cırt! Üstelik  eli yüzü düzgün bir adamdı, ilk tanışmada bile insanlar üzerinde saygın ve güvenilir bir intiba bırakırdı. Buraya geldiğinden beri pek bir forsu kalmamıştı ne hikmetse ama artık kendine çeki düzen vermenin zamanı gelmişti 😀  Eğlence garantili bir şeyler bulmalıydı.

Hanuel- Buldumm!!! Bisiklet turu yapalım diye sorabilirim 😀

Tabi ya bunu daha önce niye düşünmemişti.  Eski Foça’dan Yeni Foça’ya bisiklet turu yapan turistleri görmüştü kaç kere,  onlarda benzer bir şey yapabilirlerdi 🙂 Ceren’in denize nazır asfalt yolda gülücükler saçarak bisiklet sürüşü deklanşör sesi eşliğinde kare kare gözünün önünde geçmişti 😀 Evet evet! Bugün kesin bunun konusunu açmalıydı Ceren’e…

-Sahne II-

Aytekin mutfağa geçmiş profesyonel aşçılara taş çıkarırcasına dilimlediği sebzelerden otlu salatalar, peynir topları hazırlıyordu. Bununla birlikte kahvaltılık her şey dilimlenip taze taze servise hazırlanmıştı. Salona inen Haneul onu elinde bıçakla gördüğünde irkilmişti önce ama Aytekin gayet dostane şekilde gülümsemişti ona. İçi rahatlayan Haneul  ise çarpık bir gülüşle selam verip ufak ufak bahçeye kaçmıştı. Kaan ve Aslı çifti ile merdivenlerde karşılaşan Andersen ise Kaan’a yapışmış ısrarla diş tartarlarını göstermeye çalışarak onlarla birlikte bahçeye çıkmıştı- Burada Aslı’nın yüz ifadesini hayal ediniz, Aslı’yı tanımıyorsanız her hangi bir yüz de olur-  😀

Ceren ve Aydan da mutfakta yerlerini aldıktan sonra kahvaltı servisleri başlamıştı, gerçi mutfakta yer yok diye Aytekin onları çok geçmeden garsonluğa terfi ettirmişti ama olsun.

Herkes arka bahçeye doluşmuş afiyetle kahvaltı ederken, Haneul bir şekilde izlenildiği hissine kapılmıştı.  Ceren ona her zaman ki gibi davranıyordu, keza Demir ve Aytekin’de gayet rahatlardı. Ama Aydan ve Ivy gözünü korkutuyordu. Haneul ne zaman kafasını çevirip onlara baksa sadece yemek yediklerini görüyordu ama adı gibi emindi ki aralarında fısır fısır bir şeyler de konuşuyorlardı. Üstelik has bel kader Ivy ile göz göze gelse bakışlarında anlamlandıramadığı muzip bir ifade oluyordu. Haneul da salak değildi ya kesin dün akşam o miyavlayan şey Ivy’di  diye düşündü 😀 Ama hal ve tavırlarına bakılırsa bu durumu gayet komik buluyordu, Demir’e bir şey çıtlatmadığına göre ortada olumsuz bir durum yoktu, sadece Ivy hanımın eline düşmüştü o kadar, belli ki uzun süre ona eğlence olacaktı. Haneul bunları düşünürken farkında olmadan seslice kıkırdadı, etrafındakiler ne oluyor diye ona bakarken o sadece “hiiiç” diyebilmişti. Bir yandan da “Ah be Haneul işte şimdi ilkokul çocuklarına benzedin, seni hoşlandığın kıza ispiyonlayacak bir arkadaşın bile var artık” diye düşündü 😀

Aslı ve Kaan dün geceki sürpriz için teşekkür ettiklerini ve yarın sabah gideceklerini söylediler. Haneul  gözleri ışıldayarak bisiklet turu konusunu açtı işte o an, herkesin hoşuna gitmişti bu fikir –Andersen hariç-. Ama Haneul’un bahanesi süperdi Aslı ile kendisi fotoğrafçı olduğu için değişik mekanlar görmek iyi olacaktı. Haneul Andersen’in asık suratını görmezden gelmek istese de Ceren’in gözünden kaçmamıştı.

Ceren- Bay Andersen, bugün çok solgun görünüyorsunuz, gözlerinin altı hep morarmış, hasta mısınız yoksa? Eğer öyleyse siz pansiyonda kalın isterseniz, ben de size eşlik ederim tabi ki.

Haneul – Ooolmaz!

Ceren – Hıı?!

Haneul – Yani şey… demek istediğim Hans’ın hiçbir şeyi yok,  deve gibi sağlamdır o!

Andersen – Aslında biraz halsizim evet,  son birkaç gündür hiç uyuyamıyorum da. Şey akşamları biraz gürültülü oluyor bu pansiyon.

Haneul  –  Hans neden bahsediyorsun, senin külüstür daktilon dışında hiç ses olmuyor ki burada, asıl bizim şikayet etmemiz lazım gürültüden.

Haneul bunları söylerken Aydan neredeyse konfeti patlatacaktı ama Andersen da bir müşteri olduğu için bir de kendisi şikayet edemezdi 😀

Andersen – Aslında gürültülü oluyor demek yanlış olur tabi ama pia…

Haneul –  Hadi hadi ben biliyorum senin neden böyle yaptığını, bisiklete binmesini bilmiyorsun değil mi? 😀 Ama merak etme sana 3 tekerlekli  bir bisiklet ayarlarız gerekirse 😀

Andersen – Hiç de bile biliyorum ben sürmesini, eski bisikletlerin yanında sizinkiler ne ki! Hıhh!

Ceren – Bu durumda, herkes tura katılıyor 😀 Öğlen sıcağı geçene kadar bisiklet ve yiyecekleri hazırlamış oluruz biz 😀 Siz de güneş kremi ve şapkalarınızı hazır tutun…

Andersen piano mevzusunu yine açamadı ama belki bisiklet turu sırasında şaka ile karışık Ceren’in ağzını yoklayabilirim diye düşündü.

Sahne III-

Ost Always/Only You –  Alex & Horan – Flowers bloom 

Birkaç saat içinde herkes yola çıkmaya hazırdı, renk renk  bisikletler ile Eski Foça’nın dar sahil yolundan Yeni Foça’ya uzanan yollara attılar kendilerini. Güneş kemiklerini bile ısıtıyordu ama denizden gelen tatlı rüzgarla birlikte bu güzel hava kusursuz bir sürüş ortamı sunuyordu onlara.  Demir&Ivy ve Aslı&Kaan için Ceren ikili bisikletlerden bile bulmuştu. Aydan ile yan yana bisiklet sürerken melül melül bu güzel çiftlere bakmayı da ihmal etmiyorlardı 😀 Andersen’in  Haneul’a olan siniri geçmemiş arada sırada bilerek bisikletini üzerine sürmeye kalkıyordu. Ama ne zaman böyle bir şey yapsa sabahtan beri ona Sibirya kurdu gibi bakan Aydan’ın bakışlarıyla karşılaşıyordu. Haneul Aydan’ın bu davranışlarını fark etmiş pis pis gülüyordu, Aydan Andersen’i oyalaya dursun Haneul’da Ceren’e bisikletle geçtikleri yerlere dair sorular soruyordu. Ama bu defa da Aytekin engeline takılıyordu, Aytekin Haneul’u çok kafa biri olarak görmüş hemen muhabbete girişmişti.  Ceren’e sorulan sorulara da hep o yanıt veriyordu o yüzden 😀 Ara ara molalar verip fotoğraf çektirmeyi de ihmal etmiyorlardı. Yeni Foça’ya geldiklerinde ise güneşin sıcaklığı yumuşamıştı ama plajlar tıklım tıklımdı, Pansiyon tayfası da nispeten boş bir alan bularak bisiklet sürmekten artan hararetlerini serin sulara atlayarak üzerlerinden attılar.

Haneul çok iyi yüzme biliyordu, kondisyonu da sağlamdı baya. Daha yeni bisikletten inmelerine rağmen hiç yorulmaksızın denizde derinlere açılıp tekrar onların yanına dönmüştü.

Andersen- Haneul dostum, bana deve gibi sağlam dedin ama sen benden deve ..öhöhö… sağlam çıktın!

Haneul- Anladım ben seni, merak etme! Hem ben Koreliyim bana bir şey olmaz, daha gençken Kore Boğazı’nı bile yüzerek geçmiştik arkadaşlarla, bu ne ki!

Aydan, Ivy, Ceren, Aslı hep bir ağızdan – Voaaaa

Demir ve Kaan- Çüşş, yok artık çıhh!

Aytekin – Hadi be, müthişmiş! Biz de Demir ile yelken kulübündeydik eskiden, sonra o endüstri mühendisi oldu bizi unuttu ama ben turizm okurken de devam ettim. Benim de kondisyon sağlamdır aslında ama kruvaziyer işi Aydan ile bizi çok yordu. Birkaç gün daha dinlenip tekrar yelken turlarına başlamak istiyorum.  Uzun zamandır dalışa da gitmedik aslında, bugün olduğu gibi yine bir gezi düzenleyebiliriz. Bu defa da adaları gezeriz isterseniz?

Ceren bunu duyunca gözleri fıldır fıldır dönmüştü, ikizler gelmeden önce Demir ile ezik ezik pansiyonda takılıyorlardı, o da Andersen ile gezmek istiyordu ama bir türlü imkan olmamıştı.

Ceren – Harika olur!!! Ama Hans ile Haneul zaten gitmişlerdi geçen hafta!

Haneul – Aaa olsun olsun tekrar gideriz, hem ben hala Siren Kayalıkları hangisi karıştırıyorum, ikinci kez gidersem daha güzel aklımda kalır 😀

Ivy ve Aydan bu bahaneyi duyduklarında ister istemez basmışlardı kahkayı!  Haneul hiç istifini bozmamış,  Peppee misali küskün bir suratla kollarını önünde buluşturup Ceren’e dönmüştü öyle olunca 😀 Halbuki bahane uydururken biraz yavaş gitseydi kızlara malzeme olmayacaktı 😀

Haneul – Ceren, mutlaka pansiyon olarak bir tur daha düzenleyelim, ama şu çift katlı gezi teknelerinden değil de yat olanlardan olsun, geçen sefer Hans ile gittiğimizde çok kalabalıktı ortam, çok da yüksek müzik çalınıyordu, Hans’ı zapt edemedim. Sarhoş olup bizimle muhabbet için konuşmaya çalışan kuzeyli Türklerle bile tartıştı, “Kuzeyin oğlu asıl benim, Dido kim ki!” diye… Türkçe’de kelimelerde öğrenmiş hayta, ben daha neden bahsettiklerini bile anlamadan kavga çıktı sonradan. Zor ayırdım inan.

Ceren- İnanmıyorum ciddi misin? 😀 Peki o zaman bize özel yat ayarlarım ben, annemin çok yakın bir bayan arkadaşının orta çapta bir yatı var, kaptanlığını da kendisi yapıyor üstelik 😀 Onunla konuşur, güzel bir gezi ayarlarım ben, siz hiç merak etmeyin.

Hans bu sırada Kaan ve Aslı çiftinin yanına gitmiş, onlara akşam gürültüden uyuyamadığından bahsediyordu, Kaan ve Aslı bu durumu yanlış anlayıp üstü kapalı onlara “dün akşam ne yaptınız biliyorum” mesajı verdiğini zannetmişti. Haneul oturduğu yerden Kaan’ın horoz gibi kızarıp şiştiğini fark etmişti, halbuki tam da Ceren ile muhabbeti koyulaştırmıştı, ama Andersen yine rahat durmuyordu işte. Ceren’den izin isteyerek Kaan ve Aslı’nın yanına gitti o da.

Andersen – Kaan Bey, yalan söylüyorsam ne olayım, tam diyorum ki azıcık kitabım için bir şeyler yazayım, tam o sırada dikkatimi dağıtan sesler duyuyorum.

Kaan – He öyle mi! (Kaan burada dişlerini sıka sıka konuşmaya çalışırken bir yandan da Aslı’yı sakinleştirmeye çalışarak sıkı sıkı tutuyordu). Biz hiçbir şey duymadık halbuki ilginç.

Haneul – Merhaba Kaan, sorun nedir?

Andersen – Ha bende tam geceleri pansiyonun nasılda gürültü olduğunu söylüyordum.

Haneul, Aslı ve Kaan’ın yüz ifadesine bakarak yine bir yanlış anlamanın ortasına düştüğünü anladı. Kaan’a bakarak;

Haneul – Valla ben hiçbir şey duymadım. Mışıl mışıl uyudum.

Aslı – Kulaklarında sorun var herhalde arkadaşın, biz de anlamadık ne gürültüsü, halbuki kendisi hepimizden gürültücü. Hıh!!

Haneul – Evet evet haklısınız, daktilonun sesi zaman zaman çok çıkabiliyor. Hans’ın adına ben özür dilerim. Neyse Hans, hadi biz de kalkalım artık, yoksa kuma gömenlerin çok olacak, hadi ahbap!

Andersen – Hıı? Ama??

Haneul – ee hadi!!!

Andersen bir taraftan, Ceren’in arkadaşları bir taraftan, bir türlü mevzuya girememişti yine Haneul, hoş ne diyeceğini de bilmiyordu hala, her düşündüğünde kafasında farklı bir replik dönüyordu.  Ama bir an önce konuşmalıydı, Andersen’in ne zaman dönmek isteyeceği belli olmazdı, hem artık hiçbir şey için geç kalmak istemiyordu. Ceren onun son umudu gibiydi, hayattan elini eteğini çekmişken onunla bu uzak ülkede karşılaşması mucize gibiydi. Bir daha geçmişte olduğu gibi sevdiği kişiyi başkasına kaptırmak istemiyordu. Geçmişini kıyısından köşesinden hatırlamak bile Haneul’un kalbini derinden sızlatıyordu. Nefes almak bile zor geldi o an, bütün kanı çekiliyordu sanki.

Ceren – İyi misin Haneul?

Kafasını kaldırdığında kolundan tutmuş ona bakan Ceren’i gördü.

Haneul- İyiyim merak etmeyin, bir an gözüm karardı ama iyiyim şimdi.

Ceren- Emin misin Haneul, istersen bisiklete binme seni taksiyle pansiyona götürelim. Çok yordun kendini hem bisiklet sürdün onca saat hem de yarım saatten fazla açık denizde yüzdün.

Haneul – Yok yok iyiyim bee… (taksiyle bırakırım mı dedi Ceren! Baş başa olacağız yani! Donk donk!) Ama ama bisiklete binmek de zor geldi şimdi. Ben en iyisi taksiyle döneyim, bana eşlik edersiniz değil mi?

Ceren- Tabiî ki, tek başına buraları nasıl bilebilirsiniz ki? Durun ben bizimkilere haber vereyim.

Ceren, Aydan ve Aytekin’e durumu anlattı çarçabuk, Haneul uzaktan onları izliyordu. Aytekin ben götürürüm seni der gibi kendisine el salladığında bütün umutları suya düştü ama Aydan da ordan başka bir şey söyleyip, Aytekin’e grubu işaret etti sanki. Galiba Ceren onunla gelecekti, kuzenler ise grupla ilgilenecekti. Şöyle güzel bir kahkaha atmak vardı şimdi ama hasta numarası yapması gerekiyordu ne yazık ki!  Bir süre sonra gezi grubu bir araya toplanmış yola çıkmaya hazırlanıyordu. Kaan ve Demir, Kore Boğazı fatihi Haneul’a pis pis sırıtarak bakıyorlardı, yol boyunca da bu durumla epey dalga geçecekleri aralarında. Ama kendileri de tam bir alay konusuydu çünkü taksiye sığmayan Ceren ve Haneul’un bisikletlerine Aslı ve Ivy geçmişti. Kaan ve Demir ise ikili bisikletlere tek başına binmek durumunda kaldılar 😀

Ceren Haneul’u taksiye bindirip yola koyuldu, yol boyunca çok heyecanlanmıştı ama Haneul ne zaman bir şey söylese o iki katı konuşup konuyu istemeden dağıtıyordu. Haneul çok çaresizdi, hala daha mevzuya girememişti. Sonra Ceren saçmalamanın verdiği yaratıcılıkla Asyalı halklardaki isimlerin anlamlarından konu açıverdi. Haneul isminin anlamının Gökyüzüne ait, cennet anlamına geldiğini söylediğinde kendi soyadının da o anlama geldiğini söyledi. Öyle ya Uçmağ ve Haneul kelimeleri anlam bakımından birbirine yakın kelimelerdi. Haneul, Ceren ‘in adının Siren  anlamına mı geldiğini sormadan edemedi  😀

Ceren-  Ceren, hımm okunuşu yabancılar için Sirın, Sayrın gibi bir şey değil mi? Aa cidden çok yakın geliyor kulağa ama maalesef adımın anlamı siren değil. Dişi geyik yavrusu demek.

Haneul – Dişi geyik yavrusu mu? Bambi gibi mi!!! Puhahhahha 😀

Haneul pis pis güledursun, Ceren bu kötü  espriden hiç haz etmemişti. Haneul’un Ceren’in Nemrut bakışlarını fark edip kendine çeki düzen vermesi çok gecikmedi yine de 😀

Haneul – Ne kadar güzel isim ama cidden size çok yakışmış, öhöm, adınız gibi çok narin görünüşlüsünüz üstelik.

Ceren, bu iltifata pek inanmadı tabi ama bozuntuya da vermedi.

Ceren- Biliyor musun Haneul benim büyük dedem  Kore Gazisi’ydi. Bana bu ismi veren de oydu.

Haneul- Ciddi misin? Bilmiyordum hiç(hay ben bilseydim hiç dalga geçer miydim oh shit! ), bizim de ailecek tanıdığımız bir Kore Gazisi Türk asker vardı(çevir kazı yanmasın Haneul), dedem Kore Savaşı sırasında henüz 9-10 yaşlarında bir çocukmuş, köyleri düşman hattının içinde kalınca herkesi bir yerlere göndermişler. Dedem kimsesiz kalmış ordan oraya savrulacakken bir Türk Tabur ona sahip çıkmış ama savaş nedeniyle çok uzun süre onlarla kalamamış, yine de dedemi güvenilir kişilerin eline emanet ederek cepheye savaşmaya gitmişler.

Ceren-  İnanmıyorum! Ben daha küçükken Kore’ye gidip savaşı anma etkinliklerine katılmıştım dedemle. Hatta aynen dedemin de başına gelen böyle bir anısı vardı. Dedem tören alanındayken savaşta oğlu gibi sahiplendiği bir Koreli ile karşılaşmıştı. Bizi ailecek evlerinde konuk etmişlerdi hatta. Dedem küçük çocuğu, savaşta başı boş kalan virane köyünde başı boş kimsesiz gezerken bulmuş,  daha sonradan  şehirde Türk ordusunun kendi imkanları ile açtıkları Türk okuluna emanet etmişler. O ayrılıktan sonra yıllarca ondan haber alamamıştı ama kaderin bir oyunu işte tekrar karşılaştık onlarla. Ah ben o zamanlar çok küçüktüm ama ne zaman hatırlasam gözlerim dolu dolu olur. Demek sizinde başınızdan geçenler buna çok benziyor, savaş işte herkesin derdi ayrı ama çektikleri benziyor işte.

Haneul- Ceren, cidden misafir olarak kaldınız mı, o Korelinin evinde?

Ceren- Evet neden? ne oldu?

Haneul- Adamın bir oğlu gelini ve bir de erkek torunu var mıydı?

Ceren- Evet nerden bildin?

Taksici- Geldik abla, Pansiyon Kaktüs Çiçeği’ydi değil mi?

Ceren –  Evet burası şöför bey!… Haneul dur içerde konuşalım biz bu konuyu.

-Sahne IV-

Kısa bir süre sonra Ceren, Haneul’a güzel bir çay yapıp limon dilimleriyle servis etmişti bile. İkisinin de gözleri yuvasından fırlamış gibiydi. Nasıl böyle bir tesadüf olabilirdi ki, bir değil ikinci kez kader bu iki aileyi birbiri ile karşılaştırıyordu. Ceren o gün onlarda kaldığında aklında kalan detayları anlatıp durdu, Haneul’un annesinin renk renk yaptığı pirinç topları ve lezzetini hala hatırladığından, yıllar sonra çeşitli yerlerde yine aynı pirinç toplarından yediğini ama aynı tadı alamadığını sözlerine  eklemekten geri kalmadı (Ceren kaynana üzerinden puan mı topluyor ne!).

Haneul –  Ben de dedemin anlattığı bir savaş anısını çok iyi hatırlıyorum, sanırım senin deden Kuniri savaşına da katılmış.

Ceren – Evet evet öyle, hatta 3 gün 3 gece Çinliler tarafından çembere alınmışlar ve mucizevi şekilde kurtulmuşlar.

Haneul – Geyik mucizesini mi diyorsun?

Ceren – Onu da mı biliyorsun sen, evet geyik mucizesi ile hayatta kalmışlar, öhöm benim adım da oradan geliyor aslında! (Şut ve gool, fileler ağlıyor sayın seyirciler 😀 )

Haneul  bunu duyunca hiç bozulmamış aksine çok duygulanmıştı, Ceren sadece laf atmak istemişti sadece, karşısında gözleri dolu dolu duran Haneul’u görmeyi beklemiyordu hiç.

Haneul –Şimdi daha da bir anlamlı oldu bu isim benim için, adı konan kişiye narin bir mizaç verir diye düşünmüştüm ama çok daha değerli bir isimmiş. Adın gibi uzun ve cesaretle yaşarsın umarım.

Ceren, bana mı dedin der gibi bakıyordu Haneul’a, küçüklüğünden beri gurur duyardı ismiyle ama ilk defa bu kadar derinden hissediyordu önemini. Büyük dedesi aklına geldi, anma töreninden sonra anıt mezarda dolaşırken temiz havayı içine çekerek dinlemişti bu acılı savaş anısını.

Kokin Gumi – Moon (Zen Garden)

“Büyük Dede – Kore var dediler, Kore’ye gidilecek dediler , biz de gittik yavrum… Dünyanın bir ucuymuş ama insan her yerde aynıymış, bunu da gördük  yavrum…  Atatürk bizim için ne yapmıştı söyle bakayım?

Ceren- Vatanımızı düşmandan, milletimizi esaretten kurtardı büyük dede.

Büyük Dede- Aferin yavrum, peki ya Atatürk olmasaydı n’olurdu? … Parçalanır giderdik cici kızım. Bak işte bu topraklarda da insanlar bizim gibi çok yokluk görmüş ama o kadar çok askeri, kumandanı yokmuş. Biz de kalktık geldik yardıma, biz onlara dost eli uzattık, onlarda sağolsun bize kardeş dediler, sonra da şehitlerimize burada bu yuvayı yaptılar… Memleketlerinden uzaktalar belki ama memleket toprağında gibi gururla yatıyorlar işte burada.

Küçük Ceren, ya dedesi de şehit olsaydı ne yapardı diye düşünmüştü, Koreli amcalar teyzeler ona da iyi bakardı demek ki.

Büyük Dede- Ceren yavrum senin adın ne demek, söyle bakalım.

Ceren – Bambi demek!

Büyük Dede- Bampi ne yavrum?

Ceren – Bampi değil, bambi. Sınıf arkadaşlarım bana Bambi diyorlar, çizgi dizi var ya hani, yavru geyik hani, böööle kocaman gözleri var hani…

Büyük Dede- Ben anlamam bampiten bambiden. Ben sana şimdi adının ne anlama geldiğini anlatacağım iyi dinle bak…

Askere alındım sonra gönüllü olup geldim ya ben buralara… Her yer yabancı her yer aşılması zor, hava da çok soğuk. Kore’ye gelir gelmez bizi yardım için cepheye yolladılar, ama bu toprağı  düşmanın bildiği gibi bilmiyoruz. Biz ana yollardan gidiyoruz onlar kestirmeden, hep bizden önde gidiyorlar o yüzden. Sonra bir gün düşman bizim etrafımızı sarmasın mı? 3 gün 3 gece çembere aldılar bizi, çevremizi sardılar yani sen anla. Hiç durmadan top tüfekle karşılık veriyoruz düşmana ama nafile! Her yer ateş altında, yangın yeri gibi, kurşunun nerden geldiği belli değil, düşman dibimize kadar gelmiş artık iç içe geçmişiz. Kurşunlar kulağımızın dibinde vızıldıyor, top atacağız ama uzaktaki düşmana atmak kolay, burnumuzun dibine kadar gelmişler bizim topçularda neredeyse duvar gibi dikmişler topları öyle ateşliyorlar ama atılan toplarda önümüze düşüyor. Tam o anda bir ses duyduk, top sesi değil kurşun sesi değil! Arkamızdan gelen bu sese dönüp baktık ne görelim, bir geyik koşarak üzerimize geliyor…

Ceren- Geyik miii?

Büyük Dede-  Evet geyik yavrum, tam yakınımıza gelecekken ormana yöneldi. Biz de tabi “haşa geyiğe vurmak günahtır aman geyiğe vurmayın” diye hep bir ağızdan birbirimizi uyardık. Kurşun atıyoruz ama geyiği de gözümüz gibi sakınıyoruz, resmen onu kollayarak ateş etmeye devam ettik. Düşünebiliyor musun cici kızım, 3 gün 3 gecedir ordayız.  Milim kıpırdayamadık günlerdir peki bu geyik nereden çıktı?? Bir kurşun bile isabet etmeden nasıl ormana gitti, kalktık gittik peşinden bizde, Allah’ın mucizesi işte,  geyiğe değmeyen kurşunlar bize de değmedi ve kurtulduk o çemberden.

Ceren – Dede ben de o geyik gibi miyim şimdi?

Büyük Dede-  Sende bizim güzel Cerenimizsin yavrum, sen de anneni  bize getirdin, inşallah sen de  hayatın boyunca hep doğru yoldan gidersin, sevdiklerini de böyle korursun.

Ceren- Merak etme dede, ben sizi hep koruyacağım. Söz!”

Ceren gözleri dolu dolu oldu bu eski hatırayı yad ederken.  En çok üzüldüğü de adını layıkıyla taşıyamamasıydı zannedersek. Daha kendi hayat yolunda kaybolmuşken nasıl olurda çevresine faydası dokunabilirdi ki.

Haneul – Ceren dalıp gittin.

Ceren – Rahmetli dedemi hatırladım da bir an, tuhaf hissettim.

Haneul – Ben de öyle ama çok da memnunum bu durumdan, bu tatil hiç bitmesin istiyordum biliyor musun? Sankki burada büyümüş gibiyim, hiç gitmek istemiyorum.

Ceren – …

Haneul- Sonra ailelerimizin birbirini tanıması çok da şaşırttı beni,  en kısa sürede Kore’deki aileme de haber vereceğim, onlarda çok sevinecekler eminim.

Ceren – … (Ses çıkmıyor ama nabzını kontrol ettim Ceren’in hala yaşıyor 🙂 )

Haneul-  Diyorum ki, sen de eğer istiyorsan, bu arkadaşlığımızı daha da…

Aydan – Cereeen, biz geldik!

Haneul (fısıldayarak)– off be bir konuşturmadınız he

Ceren – Efendim???

Aydan – Diyorum ki geldik biz… siz daha üstünüzü değiştirmediniz mi? Ben de diyordum şimdi Ceren üstünü değiştirmiş bize sofra hazırlamaya başlamıştır. Nerdee?

Ceren – Aydan boş ver sofrayı bak ne diyeceğim 😀 Dedemin Koreli oğlu vardı ya hani, Haneul onun torunu çıktı.

O sırada herkes salona doluşmuştu çoktan ve Ceren’in söyledikleri ufak çapta bir şaşkınlığa yol açmıştı Kore mevzusunu bilmeyen  Kaan&Aslı çifti ve Ivy’e tüm ayrıntılar tekrar anlatıldı tabi, o akşam yemekte tek mevzu Kore Savaşı ve bu sürpriz tanışıklıktı. Aytekin ve Aydan şimdiden Kore’ye gitme planları yapmaya başlamıştı, bu arada Ceren ilk şoku üzerinden atmış ama Haneul tekrar ona açılmaya kalkıştığında nasıl bir cevap vermesi gerektiğini düşünüyordu. Haneul’un bir yaz macerası olmaktan çıkıp ciddi bir ilişkiye dönmesi onu hem korkutmuş hem sevindirmişti. Ama Egemen aklına geldikçe içi titriyor, korkmadan edemiyordu. Haneul’un kaçamak bakışlarına ne zaman yakalansa içindeki tüm korku yok oluyordu neyseki. Bir cesaret kendini kurşunların önüne atmaya karar verdi.

-Sahne V-

death note light’s theme

Gece herkes odasına çekilirken, Andersen hala piyano avcısı modundaydı. Bu gece uyumayacak Ceren’i gafil avlayacaktı ama kibarca uyaracaktı elbette.

Ceren ve Haneul kafalarını yastığa koyduklarında çocuk gibi sevinçlilerdi. Ceren bu gece uyuyamam hiç diye düşünürken kısa sürede uykunun kollarına bırakmıştı kendini. Pansiyondaki herkes bu gece ayrı bir huzurla başını yastığa koymuştu.

Andersen hariç, yatağına uzanıp yine o melodileri duymayı bekledi… Ve beklediği o sesi duydu sonunda , hemen kendini alt kattaki salona atmıştı ama  O da ne? Piyanonun başında küçük bir kız çocuğu oturuyordu!

– Çok güzel çalıyor, değil mi?

Andersen’in şaşkınlığı yanı başında durup onunla konuşan bu ufak oğlanı görünce daha da artmıştı. Ama küçük çocuk ona aldırmadan konuşmaya devam etti.

– Çok güzel çalıyor ama çok mutsuz. Hep hüzünlü parçalar çalıyor. Ona mutlu parçalar çalmasında yardımcı olur musun?

6.Bölümün Sonu

Not:  Siren Kayalıkları için bkz: Hiç de karıştırılacak gibi değil di mi?

Not 2: Kore Boğazı Fatihi So Ji Sub için ayrıntılı bilgi bkz 😀 Evet gerçekten boğazı yüzerek geçmiş kih kih 😀

Not 3: Kore Savaşı’na dair bu olay hayali karakterler üzerinden anlatılsa da asıl olay Giresunlu Kore Gazileri tarafından anlatılmış gerçek bir olaydır. Bkz

Reklamlar