-Sahne I-

Pachelbel- Canon in D Major

Andersen salona açılan kapıda durmuş, şaşkınlıkla bakıyordu önünde duran iki küçük çocuğa.

İçine düştüğü durumu algılamakta zorlanıyordu, geceler boyu salondan yükselen bu piyano sesi bu küçük kızın marifeti olamazdı, dahası bu küçük kız Ceren’in küçüklüğü hiç olamazdı…  Delirmek üzereydi, buraya geldiğinden beri,  asırlar önce yaşadığı yerlerden, tanıdığı konuştuğu insanlardan çok çok başka bir yaşantıya alıştırmaya çalışıyordu kendini.  Şimdi ise dünyaya geri dönüşünün esas sebebi açıkça gözünün önünde duruyordu.

Şuan ona çok uzak gelen o geçmiş yaşamında, masallarını yazarken hayatın gerçeklerinden dem vurmadan edememişti. Ona göre çocuklar, doğup büyüdükleri bu acımasız hayata karşı hazırlıklı olmalıydılar. Masallarında, sefalet içinde soğuktan ölen kibritçi kızdan ya da kendini varlıklı bir ailenin oğlu için feda eden ve çakıl taşından başka bir varlığı olmayan zavallı sirenden bahsetmesi de bundandı. Dünya tozpembe değildi, bunu çocuklarda iyice öğrenmeliydi.

Ama şimdi bu düşüncesi ona dünyanın en saçma şeyi gibi geliyordu.  Deniz ve güneşin buluştuğu bu yerde, bu neşeli halka bakıyordu,  en sıkıntılı zamanlarında bile neşelerini hiç kaybetmiyorlardı.  İlk defa “boş vermek” diye bir deyimin kullanıldığına rastlamıştı burada. “Boş ver!” diye cevap mı olur diye söylenmişti ilkin ama karşılığında öğrendiği ders, “Boş vermeyip de ne yapacaksın! Ömrümüzü yiyen o hayat var ya! Hep bizden bir şeyler götürür, hep çabalarız onu memnun etmek için, hep bizden bir parça ister durur! Ama  bazen de eli boş göndermelisin onu!”  olmuştu.

Ben nasıl bir insanmışım böyle diye düşüncelere daldı Andersen, hayat soğuk ve acımasız olabilirdi ama umut ve cesaret yüreğimizden eksik olmamalıydı hiçbir zaman. Peki ben ne yaptım? Bende olmayan umut ve cesareti küçücük çocuklardan çalmaya kalkıştım. Bende olmayan şey onlarda da olmamalıydı çünkü. Ne kadar aptalmışım.

Ceren ve Haneul’un çocuk kalplerini taşıyan bu ufak siluetlere baktı. Küçük Ceren, yürek burkan notalar üzerinde dolaştırıyordu minik parmaklarını. Küçük Haneul ise, buna son vermesi için yalvarırcasına ona bakıyordu.

Andersen, çömelip küçük Haneul’un gözlerinin içine baktı.

-Benden Ceren’i  mutlu bir şarkı çalması için ikna etmemi istiyordun, doğru mu duydum?

Minik Haneul, uslu bir çocuk edasıyla başını evet anlamında salladı.

O anda, Ceren’in piyano üzerinde dolaşan parmakları da seri bir hareketle durdu.  Bir hayal gibi kayboldu  Haneul ve Ceren, geri de kalan Andersen için imtihan ise asıl şimdi başlıyordu.

-Sahne II-

Lalala, It’s Love! (Coffee Prince OST)

Andersen, dalgın dalgın merdivenlerden yukarı çıkıyordu, Haneul’un ona çarparak merdivenden aşağı indiğini fark etmedi bile.

-Hans?

Haneul, Andersen’e bir kez daha seslenecek gibi oldu ama gece gece kendisini lafa tutmasın diye arkasından seslenmekten vazgeçti. Salonda unuttuğu bilgisayarına bakacaktı aşağıda.

Karanlığa gözü alışınca, ışıkları sönük salonda el çabukluğu ile bilgisayarını bulabilmişti. Buraya geldiğinden beri telefonu kapalıydı bir tek ailesiyle görüşmek için açıyordu, bir de e-postasını sık sık kontrol ediyordu. Az önce küçük Cerenin olduğu piyanonun başına oturup bilgisayarı açtı, posta kutusunun dolu olduğunu gördü, Latin harfli onca e-posta arasından  Korece bir posta gözüne ilişmişti, hem de acil diye başlık atılmıştı.

Uzun zamandır  hiç olmadığı kadar içi sıkıldı, çaresizce bilgisayar ekranına bakıyordu. E-posta adresine bakılırsa Du-Ru nun babasından geliyordu.

Kesinlikle mesajı açmama kararı aldı, genç yaştan beri Du-Ru’nun ailesi için köpek gibi çalışmıştı, Üniversitede sinema bölümünü okumak istediği halde sırf Du-Ru’nun babası için İktisat okumuştu, Du-Ru onu terk ettiğinde sudan çıkmış balık gibi olmuştu. Hayatını Du-Ru’nun üzerine kuruluydu o zamanlar ama Du-Ru ne yapmıştı! Düşündükçe çıldırıyordu, kendini sokağa bırakılmış bir çocuk gibi hissetmişti terk edildiğinde.

Yüreğine ağır bir külçe gibi oturmuştu bu ansızın gelen mesaj. Bilgisayarı duvarda parçalamak istiyordu, okumayacaktı kesinlikle okumayacaktı o mesajı. Ne hakla bir de hala “acil” diye mesaj atıyorlardı ki, bunca yıl yeterince kölelik yapmamış mıydı onlara! Şimdi bunları düşünürken sanki denizin dibine çekiliyor gibi boğuluyordu,  o sinirle gelen mesajı gözünü kırpmadan sildi.

Çok gerilmişti, elini ayağını nereye koyacağını bilemiyordu, farkında olmadan yumruğunu piyanoya indirmişti bile.

Çıkan gürültüyle kendine geldi, bütün pansiyonu ayağa kaldırırdı bu ses.

-Ayşş  umarım kimseyi uyandırmamışımdır !

Ceren ise sesi duyup yataktan fırlamıştı bile.

Saçı başı karışmış, bostan korkuluğu gibi merdivenlerden aşağı uçarcasına koşturmaya başladı. Attığı her adımda terlikleri ayağından fırlar gibi oluyordu ama son anda zapt etmeyi başarıyordu.  Merdivenleri yarılamıştı bile, ne olduğunu anlamadan ıskaladığı bir tek basamaktan dolayı  dengesini yitirdi, son bir gayretle bastığı adımda ise bileğinden müthiş bir acı yayıldı vücuduna.

-Allaaaaahğğ! 😀

Merdivenlerin bitimine son 4-5 basamak kala bileğinin acısıyla tamamen dengesini yitirip, havada süzülmeye başlamıştı bile. Ceren havada böyle böyle süzüle dursun, kaderine razı şekilde kendini sert zemine çarpacağına hazırlamış ve gözünü yummuştu bile!

Haneul çıkardığı o sesten sonra pıtır pıtır yürüyen birinin yukardan geldiğini fark etmişti ama salondan çıkıp merdivene yönelmesiyle birlikte kendini yerde bulmuştu, üzerinden tır geçmiş gibi yere yığılmıştı gözünü açıp kapamaya kalmadan dudaklarında bir sıcaklık fark etti.  Ceren, belli ki yumuşak iniş yapmıştı 😀  Hatta sadece dramalarda olabilecek bir kabiliyetle Haneul’un üzerine düşmüş, bir güzel de iyi geceler öpücüğünü kondurmuştu.

Ceren, yıllarca izlediği romantik komedilerde hep bu sahnenin başına gelmesini hayal etmişti ama şimdi ortada bir sorun vardı. Dramalardaki karakterlerin, anında suratında utançtan bir kızarma bozarma olurken, Ceren pişmiş kelle gibi sırıtma isteğini bastırmanın derdindeydi, gözlerini de açamıyordu. Bir de hiç yokken üzerine konduğu(!) adamın Haneul değilde Andersen olma olasılığından bir kuşku düşmüştü içine. Ama eline gelen kaslar bunun kesinlikle Haneul olduğuna dair rapor veriyordu,  yine de korka korka gözlerini açtı, içinden n’olur Haneul olsun diye Yaradana dua ediyordu, gözlerini faltaşı gibi açıp baktığında bir çift badem göz gördü, evet kesinlikle doğru adrese gelmişti!!!

 Şimdi sıra dramalardaki gibi rol kesmeye gelmişti, gözünün önüne tokadı basan veya çığlığı basan bir çok aktrist gelmişti ama “ay ben gülerim ” diye düşünmekten kendini alamıyordu. Bir şekilde triplere girmesi gerekiyordu, saniyenin bilmem kaçta kaçında bunları düşünerek kendini rezil olmaktan kurtaracak bir hamle düşündü Ceren.

-ayyyyy bileğim!

Taktik yapmaya kalmadan, Ceren’in bileğindeki acı ben buradayım demişti ve çok doğal bir şekilde çığlığı basmıştı.

Sırtüstü nalları diken Haneul, daha “üzerindeki” şoku atlatamadan Ceren’in çığlığıyla telaş içinde kaldı. Bir hışımla Ceren’i tutup yan yatırdı,

-Cerenşi iyi misin?

Tekrar göz göze geldiklerinde Haneul ne yaptığını bile unuttu, bön bön Ceren’e bakıyordu şimdi,  Ceren ise acısını unutmuş Kleopatra havalarına girmişti çoktan! Böyle fırsat zor bulunur diyerek rol kesmeye bile başlamıştı.

-Bileğim ayy yay!

Haneul kan ter içinde kalmıştı,  “Aah bilek! tabi ya bilek” diyerek Ceren’in üzerinden kalkıp bileğine doğru yöneldi bir hışımla.

O arada ise sanki sanki Ceren’in winksli mini şortunu görür gibi oldu ama yanlış görmüş de olabilirdi pekala! Başını iki yana sallayarak o görüntüyü kafasından uzaklaştırdı, bileğe odaklanmalıydı şimdi!

Ceren’in palet gibi büyük ama nispeten narin ayağına bakıyordu, görünürde kötü bir çıkık yok gibiydi. Ama Ceren kıvranıyordu yerinde.

“Burası mı ağrıyor Ceren? “ demesiyle Ceren daha fazla kıvranmaya başlamıştı.

-Ayşş evet, kırıldı! Kesin, kesin!

Haneul, sakinleşmeye çalıştıkça Ceren onun elini ayağını birbirine doluyordu.

-Dur panik yapma , hemen geliyorum şimdi!

Haneul bunu söyleyip ortadan kaybolmuştu,Ceren O gidince bileğini unutup al al olan yanaklarına pat patlamaya başlamıştı bile, “Allahımm sana geliyoruum :D”

-Ceren-şi  ilk yardım dolabı nerde?

Birden ortaya çıkan Haneul, yüreğini ağzına getirmişti Ceren’in…

-Ayy ödümü.. Şurda şurda merdivenlerin altında arkaya doğru!

Ceren panik olmuştu, bileğinden tüm vücuduna elektirik  veriyorlardı sanki, canı çok yanıyordu ama az önceki ilk yardım öpücüğü onu allak bullak etmişti, çok fena hazırlıksız yakalanmıştı…

Hazırlıksız derken aklına üstünü başını yoklamak gelmişti 😀

-ahh hayııııır olamaz, bu başıma gelmiş olamaaaaz, ahhh benim kötü talihim!!!

Winksli şortuyla yakalanmıştı Ceren! Pazardan gördüğü her cıvıl cıvıl şeyi görüp almayı bırakmalıydı artık! Bir ahh çekti o an! 😀

Haneul yine aniden başına dikilmişti, Ceren’e ne kadar centilmen olduğunu gösterecek bir an yakalamıştı ama rakip sahanın koşulları onu zorluyordu.

 –Ceren-şi dayan geliyorum geliyorum!

– ayy! Haa tamam bekliyorum ben, bir yere gittiğim yok(!)

Ceren’in yine ödü kopmuştu aniden beliren Haneul yüzünden, bu arada Ceren elleriyle winks hatunlarını örtmeye çalışıyordu.

Haneul ise ecza dolabının içine düşmüş bakınıyordu.

-heh işte buldum…

Sevinçle eline aldığı sargı bezinin sıradan bir bez olduğunu görünce hayal kırıklığına uğramıştı ama, Ceren’e seslenerek;

-Yok bu işe yaramaz! Sizde ağrıyı alan sargı bezinden  yok mu?

-O ne yav?

-Böyle ağrıyı dindiren sargı bezi, burkulan yere yapıştırıyorsun ağrıyı alıyor.

-İlk defa duyuyorum, ne var ise onu getir off çok fenayım!

Haneul kendini ıssız bir adaya düşmüş k-drama jönü gibi hissediyordu, ne elinde ağrı kesen sargı bezi vardı, ne de memleketinde kullandığı diğer tıbbi malzemeler!

Ceren ise artık kan ter içinde kalmıştı!

-Allahım nedir benim bu çilem, ağrı kesen sargı ne yav, buz konmuyor muydu, nerden çıktı bu entel dantel Kore işi sargı bezi!

-Ceren!! (böö :D)

– Ayy !!! Aniden ortaya çıkma şöyle,  chucky gb bir görünüyorsun bir kayboluyorsun, ödüm koptu ya bu kaçıncı!

-Çok affedersin Ceren. O zaman ben mutfaktan buz getireyim  sana hı?!

Haneul mutfağa gittiğinde eline geçirdiği ilk buz poşetini  öncelikle yanan yüzüne bastırdı, biraz kendine gelmişti şimdi, temiz bezi de kapıp Ceren’in yanına koştu.

Bezin içine doldurduğu buz ile bileğe soğuk kompleks yaparken bir yandan da Ceren’i süzüyordu, aslında tam şimdi öpücüğü hak etmişti ama kendini biraz daha ağırdan satmaya karar verdi.

Ceren, artık gerçekten utanç içindeydi, ağrının etkisiyle winks bacılar başının etrafında dönüyordu.  Egemen’den sonra kendine bakmayıp salaş halde dolaşmaya başlamasına da ayrı bir kızıyordu. Elinden kayıp gitmişti gül gibi romantik dakikalar, ayağının ağrısı geçer geçmez ilk iş sürünerek de olsa odasına kaçmak olacaktı. Halbuki arka bahçeye Haneul’un kollarında taşınmak vardı, salkım salkım çiçeklerin altında gelecek 10 yılının planını bile yaptırabilirdi! Ama onun yerine ezik ezik yerde yatıyordu.

-Sahne III-

Ailee(에일리) _ Heaven

-Haneul? diye seslenebildi Ceren.

-Efendim Ceren?

-Ağrım geçti galiba, istersen odana git. Benim mutfakta bir iki işim var da daha.

Ceren bunları söylerken zemine küskün bir şekilde yatmış duruyordu. Haneul’a da iyicene arkasını dönmüştü. Ama birden kendini ılık zeminden yumuşakça kaldırılırken buldu. Haneul, Ceren’i kucağına alıp dosdoğru arka bahçeye götürüyordu. Ceren, şaşkınlıkla Haneul’un yüzüne çevirdi yüzünü, Haneul sıcacık bir gülücük kondurmuştu yüzüne, Ceren’i en rahat sedirin üzerine koyup bacaklarını uzatmasını sağlamıştı, son olarak masalardan birinden çekip aldığı nar çiçeği tülden yapılma masa örtüsünü dizlerinin üzerine örtüp yanı başına oturdu Ceren’in.

-Şimdi daha iyi misin?

Ay tepede kocaman olmuş, Ceren ve Haneul’un yüzünü aydınlatıyordu.  Ceren, Haneul’a yalnızca gülümseyerek cevap verebilmişti. Kelimeler yetersiz kalıyordu içinde büyüyen sevgiyi anlatmaya, huzur duygusunun insanı ağlatacak kadar güzel bir duygu olduğunu unutmuştu neredeyse ama tüm bu unuttuğu güzel duyguları tekrar kendisine hatırlatan bu güzel adamı bulmuştu yanı başında.

Haneul, Ceren’in yanındayken kendini daha güçlü hissediyordu, Ceren’i savunmaya muhtaç gördüğünden değil, tüm yalnızlığını unutturduğu için! Yıllar akıp gidiyordu, kendini dünyanın bu taştan sokaklarında  bir başına bırakılmış, terk edilmiş gibi hissediyordu hep. İçindeki boşluğu bir türlü dolduramıyor, tam tersine gün geçtikçe içinde daha bir büyüyordu, gittikçe insanlardan uzaklaşıyor, içinde yaşadığı bu kalabalık dünyaya yabancılaşıyordu.

Ama şimdi bu taştan eve sırtını korkmadan dayamış ve içi sıcacık olmuştu, yaşadığı dünyada aynı bu ev gibi taşlardan örülmüş gibi gelirdi bir zamanlar. Ama  daha dün içini buz gibi ürperten, şimdi onu koruyan bir yere dönüvermişti! Yanında narin bir kuş gibi duran bu kadın, istese ellerinin arasından uçup gidebilirdi ama o küçük kanatları ile kaçıp gitmek yerine nereye giderse onu takip edebilirmiş gibi duruyordu. Kendini güvende hissediyordu, Ceren ve bu gölgesine sığındığı ev sanki hep onu beklemişti şu zamana kadar.

-Ceren!

-Haneul!

Sessizliği birbirlerinin isimlerini sayıklayarak bozdular. Aslında, kelimeler ile işleri yoktu. Adını seslendiğinde orada yanı başında olacak birilerine ihtiyaç duyuyorlardı sadece.

Birbirlerine seslenen bu iki sıcak ses, sihirli bir tını gibi yankılandı bahçede, gözleriyle buluştular önce, elleri ısındı kenetlenince birbirine, dudakları aşklarını anlattı nefesleri birbirine karışınca.

Melekler gibi doluştu yıldızlar başlarına, ne dilek dilerseler kabul olacağını fısıldadılar kulaklarına.

Hiç bitmeyen bir sevgi, hiç yıkılmayacak bir yuva istediler dünya üzerinde…

7.Bölümün Sonu

Reklamlar